Yenebilir Kurbağa

" Uykusunun herşeyden ağır olmasını bekledim. Benimle birlikte uykumda bekliyordu. Karanlık odadaki yarı belirgin, yere paralel, yarı ezbere bildiğim eşyaların arasından ağır ağır yürüdüm, önümdeki karanlık tanınmaz halde bir eşya gibi duruyordu. Sabit bir perdeden yükselen sesler, şeker tabletleri ve cam kavanozlar eklem yerlerinden kırılıyordu. Hiç konuşmadan uyumaya devam ettin.
Bir kedi yıllar öncesinden geleceğini tekrar tekrar söylüyordu."


Ve yeni perde aralandı. Yeni cami yolaltı tünellerinden kendi evime çıkacağını bildiğim karaltılarda, ateş isteyen, gözlerinden sulu ateş fışkıran adamlar, sahte montlarla para istiyorlar; yaşlı gibi görünen eşarplı kadınlar kemerimin altına sürttükleri ellerini açmış daha azına da razı olacaklarını söylüyorlardı. Ardarda oyuncak kuran biri, çalar saatlerini çan gibi sallayan biri, el yapımı az içli pideler satan biri ve cepleri ellerinde, dizilmiş birçok kişi duruyordu. Yapay ışıklara çarpa çarpa ilerliyordu gözlerin. Kendimi tutmasam pezevenklerin yakasındaki pıhtılaşmış peynir kurusu ellerime bulaşacaktı. Yer tezgahında krokiler satan adamın elinden güvercinler tohum yiyordu. Krokiler yarı fiyatınaydı. Aldım. Bulunduğumuz yeri yuvarlak içinde göstermişti. Bütün koridorlar başka bir şehre açılıyordu.
Sen bir başkasına hiç benzemiyordun.
Sokağın kenarından yürüyenlerin içine düşmüş, kolayca hıçkırıyordu göğsünün tamamı. İsmini bir sokağın ikiye ayrılacağı bir yeraltı umumi tuvaletinin giriş cümlesinde bulmuştum. Kendisi de bana benzediğini kabul ediyordu üstelik.
Birleşmemizi sağlayan -para karşılığı- kişi, üstüne giydiği şeyi kaç gündür çıkarmadığından yakınıyordu. Sen aşkını görmüş gibi gelip, birine benzetmiş gibi gitmiştin. Böylece tanışıyor olmuştuk. Gözlerim ilk defa bu kadar uzun yanmıştı.
Umumi tuvaletin üzerindeki ismin senin olduğuna ben de kaniydim.
Sesli harfi bu kadar az olan başka isme bralarda yalnız senin ismin diye bakılırdı.
Bir de ismini benden saklamıştın. Ben ismini kendime söylemiştim; yutmuş gibi. Otobüsün son odasında kalmış genç, bekar ve klostrofobi hayranı gibi. Birkaç tanıdığa selam vererek tünel tarafından çıkmak zorunda kaldım. Çıkış yerinin önü daha kalabalıktı, elektrikli merdivenden çıkarken bütün şehrin alçaldığını ve yerine oturduğunu gördüm. Sen yine uzaklaşmış beni geride küçücük bir nokta olarak görmeye başlamıştın. Çok utandığımı hatırlıyorum, hatta hala hissediyorum.
İşte o gün ilk körlüğüm oldu bu, ilk önceleri sarhoş edip, ilaç verip iğfal ediyordum gözümü. Beyazı küçüldü önce. Sonra oydum onu, Bunuelvari bir titizlik vardı ellerimde. Önce tırnaklarımı bile temizledim.
Sonra sen çaldığın eşyalarımı çantana atarken daha dikkatsiz olmaya başlamıştın bile. “Gözünü aç artık.” diyordun devamlı. Gittin, aylarca gelmedin. Rüyalarımı bile götürmüştün, her uykuya daldığımda kör gözümle seni bir yerlerde gördüm. Kar gözünü yaşarttığı için güneş gözlüğü takıyordun ve bana dönüp “İkimizi de kör sanacaklar, ne kadar uyumluyuz değil mi? ” gibi espriler yaptığından ikimiz birden katıla katıla gülüyorduk, sen biraz daha fazla gülüyordun, üç dakika kadar. Ya da büyükçe kaldırımlardan anılarımızın dehlizlerinde kör tüneller açıyordu ellerin gittikçe koyulaşan kararan, en sonunda ellerinin bile kaybolduğu tünellerin içinden bir çift göz çıkarıyordun. Bunları senin için sakladım böğürtlenim diye. Aylarca tren geçen tünellerin içinden geçip ışığı kaybedip sonra tünelin sonunda bulma oyununu oynadım. Bir elim devamlı duvarın üstündeydi. Karanlıkta arkan dönük uyuyordun. Akşam yedi gibi kalkman, dokuzda işte olman gerekiyordu. Oysa zaman bir parçasını bir parçasından bu kadar ayırmaz gibi geliyordu. Ne zaman birimiz ötekini terketse arkasına bakamadan gidiyordu. Diğerimiz önüne geçemeden… Kapı zili her çaldığında önüne geçeni yıkan körler gibi kapıyı açıp, herkes olabilecek kişiye buyur diyordum. Kibar bir etoburdu kalbim.

Geri döndüğünde bir şubattı tarih. Elimi öpüp barışmaya çalışıyordun, sonra slip külodunu gösterdin lacivert üstü kırmızı mine çiçekli. Yattığım yerin üstüne çıkıp dansettin. Vermut şişesiyle ellinci kez sallandığında bir kaç damlası yanağımı sıyırdı. Bütün gün şampanya kadehlerinde vermut içtik. Vermut üzüm ve droglardan imal ediliyordu. Pekmezli yağmur yiyorduk yanında mecburiyetten, kusmamızı bekliyordu balkon camları, kusmak için kasıldığımızda balkon demirini ihlal edip zorla kar yemiş gibi ağlayacağımızı ve sonrasında birbirimize bağlanmak için yaptığımız bu oyunu kazanacağımızı biliyordu. Yan camı değiştirdiğimizden beri biliyordu. Beni yansıtmadığını, yansıtmasının hiçbir anlamı olmadığını bildiği gibi.

Ağdayla aldığın tuzu bana da tavsiye ettiğin gündü, meyva kabukları atmaya başladın. Ben de kabkları alıp gözümün içine sıkıştırıp
“Gördüm seni, sobe!” dedim. Kendini kasarak kasaplık ettin. Saatin içindeki kafasını bir öne bir arkaya saniyede bir atan pandanın kafasını kopardın kasaturayla. Kasatura elini keser diye o kadar korkuyordun ki parkenin üzerinde üç takla attı kasatura, tura geldi.
Ağlarken saldırmak üzerine yeteneğin gelişiyordu. Ellerim uzaktan da olsa seni hissettiği için karıncalanmıştı. Kalorifer karincalanmıştı, floresan lamba karınca sesi çıkarıyordu. Çıkıp körleri gezdirmek için eğitilmiş Doly’i ziyaret ettim. Birkaç saat içinde bana bütün marifetlerini gösterdi.

Öbür gün eve geldiğimde ses soluk yoktu. Kendime gelirken aldığım hediyeleri açtım. Tatlı çok güzel olmuştu, lakerda tadındaki kurabiyeler de. sular kesilmiş yeni geliyordu, musluklar açık kalmış, bütün muslukları dolaştım bir tanesini bulamadım. Yan daireden geliyor olabilir mi, dediğimde de yerler şap şap su olmuştu bile; ayağıma taş bağlayıp kanepeden atlamak üzereyken, komşular kapıyı zorlayıp girdiler zun zamandır bekliyor gibiydiler. Bir kadın çığlık attı. “Karısını boğmuş!” Kocası daha zekice bir şey söyledi. “Karısı değil o!” Ya musluk diyecektim, aklımdaydı. “Git eve, çeneni de kapa.” Bütün komşular birlikte seni sürükleyerek çıkardılar. Ölmeden önce, bulamayacağım bir yere musluk mu takmıştın acaba? “Ölmemiş, yaşıyor.” Eğilip kadının yüzünü kurcaladım, bu mimari harikası burunu sen rüyanda bile göremezdin, ayrıca yedek parçalar da süper bir uyum göstergesiydi.

Evimde boğulanın buraya geri geleceğini, bende boğulanın da ihtimal gelmeyeceğini altıncı hissim altını çizerek belirtiyordu.
Uzun zaman geçmedi ki zil sesini duyar duymaz altıncı hissim, elini omzuma vurdu. “Evet…” dedi “başka bir arzunuz?” Bir işareti hissedebilecek durumda değildim, kapıyı bahar kokusunu içeri çekecek kadar hızlı açtım. Çok klas bir numarayla, kör tuttuğu yeri bilmez numarası, bir işaret mi arasaydım. Tutabilmek için yaklaşmam lazım. Sanırım bulamadığım musluğun yanında. Dışarı çıkmayı teklif etti, evden çıkmanın haksızlık olduğu bir dönemdeydim. Kendini tanıttı sonra:

“Adım Esmeralda. Babam çirkin bir adammış, annemin çok güzel kör gözleri varmış, adımı “Notre Dame’ın Kamburu”ndan esinlenerek koymuş. Bazen Esmeray adlı şarkıcıdan esinlendiğini söylese de olasılık bu yönde. Evinizde ne aradığıma gelince, acıyordum ve kuşkudaydım. Bu size garip gelebilir, körler derneğinde kalem kutularının yerini bilen çok kişi yoktur çünkü. Bir rastlantı sonucu bu apartmanda kaldım ve yine size rastladım. Evinize girmem de yanlış dairenin kapısından kartla girme teşebbüsümü sıklaştırmamla ilgili.
Ama birşey oldu, o kadın geldi. Evin bütün düzenini bozdu. Ona vrup gittiğiniz gün, eşyalarını topladı. Kravatlarınızı, takla dişlerinizi bile aldı. Nereye gittiğini merak ettim. Sunset Bulvarı No:59′da bir ihracat ve ticaret a.ş.’ne girdi. Buraya kadar herşey normal gözüküyordu, kızgın bir kadın ve onun hızla gizlileşen dünyası. Kadın üç adamla çıktığında tanımlayamayacağım bir korkuya kapıldım, eve geldim, sonrasını siz de biliyorsunuz.”

(Biraz düşünmeye ihtiyacım olduğunu düşündüm. Elde var: İki kadın, bir musluk, pencerelerin perdesiz olşu, aşk, gıdıklanma, ihanet ve bulantı. Sanırım herşey garip bir şekilde yolunda gidiyor. Hatta şu anda kendimden oyduğum gözlerimi takıp, kredi kartımın numarasından bir beste yaparak dışarı çıkabilirim. Bir şişe vermut, kalorifer, sıcaklığın soğuk adını keşif.)

Eski mektuplarının ve fotoğraflarının olduğu meşin bavulu aldım. Sana söylediğim, yazdığım şeyleri onlarca erkeğin sana zaten defalarca söylediğini keşfettim. Burkulan bileğinin ısrarla burkulması. Kesik kesik soluğun, adıın anlamının Türk Dil Kurumu sözlüğünde
kaçıncı sayfada oluşu…
Gelmedin. Diğer kadının gelişiyle sen cehennemin dibine gittin. Yeni kadın yemek yapıp karşılığında masaj yapmamı istemeye başladığında sırtına fazla fazla sürdüğüm nemlendirici gıcık etti. Ellerim kaşındı, bacaklarım sabit durmaktan kasılı kaldı. Yeekten sonra masaja devam ettik, büyülü ellerim olduğunu söyledi bana. Oranları çok yabancı geliyordu ve dengemi sağlamakta güçlük çekiyordum.
Oun bir taraflarını incitebileceğim korkusuyla dokunuyor ve incitme isteğine yenik düşüyordum.

Kırlangıç, karabatak, karga, martı ve çınarlar, akşam ve koyulaşan mevsim griliğine yağmur altına uygun bir tonlamayla, ritimle ve uyarıcı. Ring seferindeki otobüsler tamamlanamayan seferler düzenliyor. Sokaktaki herkes baklava şekline ayrılıp birleşiyor, yengeç ayaklarıyla.
Sesler bir kadının çığlığına dönüşüyor. Yağışlı havalarda insanlar fötüs biçiminde dolaşıyor. Natürmort duruyorlar.
Herkes bir geçidin iki duvarı arasından tam ortalayarak geçiyor. İkinci bir kadın yüzünü duvara sürerek, sürükleyerek geçiyor. Hayatı soluması için bunu yapması gerekiyor. Duvarla yüzü birbirini azaltmayı planlıyordu fiziken. Duvar üzerindeki ismi, isim duvardaki yüzünü kaybetti. Bir at kulvarın önünde uzanan ortalaması gereken sabahın çizgilerine hırçın hırçın baktı. Kırılan bacağının ruhuna baktı. Bir kez daha koştu.
(Zaman hızla ilerledi.)
Kadınları yaratan zaman, kadını kudurtuyordu. Kadının rengarenk haleleri, sıyrıldıkça morarıyor. Mor bir ağız ve zeytin göz, zeytin gibi makyajları zeytin gibi göğüslerine çağırıyordu. Vermut içmeyi sevmiyor ve çarşafları sırtıyla okşuyordu. Kollarıyla, dirseklerinden kan gelene kadar sürtünüyordu çarşaflara. Çokça diz, alın, kalınlık, veranda, su matarası, sicak ve su. Birlikte ayrıldık benzi atmış kentten, yolları üzgün, bakkalları pahalı bir yere gittik. Sonra kendi mektuplarımı almaya başladım. Gelen mektuplar bacaklarımı uzatıyordu.
Bu yaşlarda uzar demişti biri. Geç bir zamanı söylemişti, bodur bir Akdenizlinin makiler arasındaki gülümsemesini görüp. O kişi çok yakınımdı. Bir yer başka bir yerin anlatıcısıydı, uzata uzata yalan söylememize eşlik ediyordu, yani yaşamamıza. Senin için bakkala gidiyordum, için kan ağladığı zaman, dışına çıktığı zaman. Ben alışkanlık üzre seni hemen anlıyordum. Pazularımı sıkıp, seninle ortaklaşıyordum. Benim pazum, senin memen; benim çüküm, senin memen; benim memem, senin memen. Sen beni karıştırıp, bir kız öğrenci evi gibi bıraktın. Evdeki Bülent Ortaçgil kasedinin kapağı, Chaplin’in hüzünlü yüzüne; minderin yüzü, battaniyelerin yüzsüzlüğüne baktığı gibi. Pencereden parka baktığı gibi karnımın. Atletimi değiştirip uykumu böldüğün ve üstümü örtüp, uyuduğunda ısrarla açtığın gibi. Kaybolan giyeceklerini kitaplarının arasında aradığın gibi. Burada rüzgarın dansettiği vadiler ve o vadilerin dans pistleri var, kenarları yar. Rüsgar her zaman yüzünüzü kesip kayboluyor. Hava raporlarına mektup atıyor rüzgar gülleri.

“Kadın, hiç susmadan konuşan adama söver.”
İlk anlattıklarında onu bir stepne olarak sakladım. Eylemsiz ve sade davranışları zamanı bir o yana, bir bu yana sallayacak güçte görünüyordu. Onunla, toz zerresiyle sarsılan koyu bir yoğunluğa ayak bastım. Gres yağının üstüne yapışan tozlar ve saç tellerim.
Saç telleri bir yumak olana kadar çoğalıp kayboluyor. Bu beni uykusuz bırakıyordu ve daha çok onsuz gece demekti bu. Sabahın ve güneşin ilk iki saatinde daha iyi bir şey düşünememiştim. Televizyonda sabah sporu yapan adamın kalça kasları, baldırları bir bir kasılıyordu. Çay kaynayıp dökülüyordu. Bu onun marifetiydi. Rüzgarla birlikte köpek ulumaları da sustu. İlk borazanı çaldı biri kuledibinde, ağlamaklı iki yüzü de. Cinsiyetimin anahtarlarını birinin ona vermesi gerekiyordu.

- Merhaba sevgilim nerdeydin?
- Cızz… cızz… alo, alo….
- Nerede kaldın?

Köpeğe benziyordu bazen. Kendini ısırdığı zaman. Su içmediği, sulu yemek sevmediği ve devamlı içtiği zaman. Bütün bunların dışında
bir de elbise dolabında tek raf işgal edememiştim, ecza dolabında ufak bir torbacıkta duruyordu sinüzit ilaçlarım. Sonra onu terkettiğimde o koca ağzını küçülterek ince ince gerisine bakakalıyor ve sonra kaldırımdan düşüyordu. Rüyasını görmeden bir kere mutlaka düşüyordu. İçinden bir ölüyü suluyordu. Karla ovalanmış, ucuza getirilmiş ve hiçbir hayale yer vermeyen halıları dışarı çıkarıyordu. Bu onu son görüşümdü. Bunu yıllarca yapabileceğimi ve hiçbir kurala uymadan ona söylediğim şeyleri unufak yapabileceğini anlamıştım. Ellerini hiç bırakmamıştım. Ben o cılız, ince çocuk, bir sürü adamın içinden ceketlerinin kenarından eline ulaştım. Gülümseyerek ayrılıyordun her sabah. Asaletin ateşler yayıyordu; fırtına bulutları gözlerin şimal yıldızı. Hiç ağlamayacağıma söz vermiş kadar mutsuzdum. Evlilik fotoğraflarının mavgi fonu, elini tuttuğun kadın sınırımızı aşıyordu. Sen de bir şeyleri gizliyorsun herhalde, kırmızı yanağındaki bademlerin mrarmasından anlaşılıyor. Korkak itler gibi et benleri var boşlukların, sefir çocukları gibi masum yüzün.

Tavandaki pervane kandıracak adam arıyor. Çok geçerli bir bahanesi lütfenli lüfer gülü. Sen meleksin, yüzün öyle söylüyor. Esmer akıntılar en acılısıdır aşkın. Seyrelmiş sular gibi tehlikeli, sessiz, solgun ağlıyorum. Aklın ateşler söndüren steril borular, ağzı büyük. Hiç tehlikesiz, 18-10 kromnikel.

Yorum Yazın

yorum yapmak içingirişyapınız