Pipet Fırtınası

Güzel bir günün sonunda dağınık bir yatak gibiydi şehir. O şehrin kendisiydi Ferguson. Yağmacı, haydut, sıcak ve samimi. İçinde küçük karınca yuvalarına doğru minik akışlar vardı, sicim gibi. Fasulye sırığı gibi çocuklar yürüyor, hamurişiyle büyümüş kızlar sahil boyunca gelişmemiş vücutlarını şarkıya vuruyorlardı. Birbirlerinin iştahını açan şuruplar içiyorlardı. Yalnız kaldıklarında birbirlerine “Bu şurubun faydası düzenli olarak alındığında farkedilir” diyorlardı. Akşam saatlerinin yan etkisine karşı panzehir bulunuyordu. Gecenin ne kadar uzun olacağına dair bir madde yoktu, ve gece, bir törpü edasıyla incecik eliyordu kalplerini, hışır hışır, hayat dolu. Esniyordu gece mahsustan, bilirsiniz insanın uykusunu getirir bu hareketlenme, ama bu seferliğine sazlıklar ve müzik getirdi gece; sazlık en iyi arkadaşı kurbağaya yaslanmış titriyordu. Her evin ayrı ayrı yaşadığı trajik bir terapiydi uyku, hep aynı şekilde gelen.

Kapağı sıkışmış bir kavanozu zorluyordu Ferguson. Bunu yapmama hiç gerek yok aslında diyordu uyanmaya karar verirken. Geceye geç kalma korkusu vardı Ferguson’un. Apartman merdivenlerinde koşarak 4 katı çıkan çocuk beşinci katta durdu, -merdivenleri ikişer ikişer atlamıştı- kapıyı açan kadının konuşması kapanan kapıyla kesildi. Merdiven otomatiği kapandı. Gözlerini açtı, sonra ışıkları. Tozdan ne renk olduğu belli olmayan battaniyeyi içteki odaya atarken ayağıma takıldı, yani bir makasa. Morel marka siyah saplı, kumaşları çok düzgün kesen birinden kalmış bir makas; olmadığı bilinen şeylere inanılan bir zamandan kalmış, anlamını yitirmiş. Kirli mavi bir klozette, sırrı dökülmüş aynada kurbağa gibi yeşil, bukalemun kadar çirkin yüzüne baktık birlikte. Rüyaları aklını karıştırıyordu, üstelik hiçbirşey hatırlamıyordu. Böcek fısfısını devirdi.
(Ferguson intikamı ciddiye al. Kızamığın ilerki yaşlarda çıkmasının ciddi sonuçları olduğuna inandığın gibi, yüzünü buruşturmanın anlamını ciddiye aldığın gibi. Paranı buruşturmadan sakladığın ve peri yakaladığın pazar filesi gibi. Özür dilemesini anlamadığın peygamberlerin azat metnini imzala yani iyi bir insan ol. Soluğunun sıcak çıktığı bir iklimin bahçelerinde çık artık. Çık annenin içinden yıllar seni değiştiriyor ve ölüm öncesinde karelerin boş olduğu bir film can sıkıcı olabilir. )

Kumbaralar tornavidayla açılmış, saatler deli gibi dönüyordu. Kumbaranın biraz canı acımıştı;  anahtarların kaybolması içine fena halde bir sıkıntı düşürmüştü. Otomatiğin tiktakları başlıyor. O saatin içinden, yani dışarından; “Zahmet ettiniz ne gerek vardı!” diye bir ses duyuluyor. Pijamalarınla kapıyı açmış gibi görünüyordun, gömleğin gördüğü bişeylerden çok etkilenmişti, belki ışıktan açık renk bir maviye kaçıyordu, üzerinde tombul bulutlar. Altında son model bir araba, beyaz renkli, temiz, ikinci el, içinde tanımadığın birileri var. “Hadi Ferguson katıl bize”. Herşeyi kendine dahil edebilecek şehvetin kolları kulaklarını sıkıştırıyor, kocaman göğüslerin altında nefes alamıyorsun. Daha kapı kapanmadan unutmak istediğin şeyler ülkesine varıyor onlar, çocuk parkındaki kayaktan kayar gibi. Merdivenin dibindeki saatlerin başında kaçak olmadığını kontrol eden adamlar durumu rapor ediyor. Bangi jamping yapıyor birileri, üzerine düşerlerken hep sen, Ferguson kaçmak zorunda kalıyorsun.
Boşluktan sallanmaktan sıkılmış bir ip gibi duruyorsun o küçük dairede. Bir zamanlar başka bir iple daha uzun ve daha ciddi görevi, bir kopmayla kesilmiş gibi. Kendimi suçlu hissettiriyorsun.
Kara Lahana Barı’na kapanmasına az bir zaman kala gitti Ferguson. Barın kapısında kapıyı devamlı açık bırakan Siyam’ın gözleri.
Ferguson iyi bir çörek ustasıydı balerin olduğunu iddia eden bir kadınla, Pişti’yle tanışmadan önce. Kadın kesin yalancıydı. Şehvetli kollarına aldığı adamları kimse bir daha görmüyordu. Çizgi filmlerdeki kötü tilkiye benziyordu yüzü. Ne zaman işte açık verdi dediğinizde haklı çıkıyordu. Kadın güzeldi bir kere, tesir etmesi çok az zamanını alıyordu. Ne zaman bunun farkedildiğini farketse kılıçlar çekiliyor, sancaktan yanaşıyordu gemiler birbirlerine, bu da onu müthiş eğlendiriyordu tabii. Ferguson rakının özerklik kazandığı gözleriyle öylece bakıyordu, zavallı adamın ruhu güvenlik memuru olmayan bir bankaydı ve soyulmuştu. Ferguson’un açılmış çiçeği herşeyi upuzun anlatılabilecek gibi oluyor, ajanlar vardır diye susmayı tercih ediyordu. “Onu sevdiğimi söylesem beni yanlış anlar mı” dediğinde ikimiz de bu işte zorlanacağını anlamıştık.
Soğuk bir geceydi ve barın dışındaydık. Anladık. Ayna ve ben, jilet ve ben, kolonyalı mendil ve ben. Kartların saat yönünde dağıtılmadığı bir iskambil oyunuydu bu. Bir sürü kere döndürülmüş kibrit kutularının müziğini yapıyordu birkaç masa, içindekiler kısmı gittikçe azalıyordu kibritin. Pişti’nin pantolonunun kenarından külodunun sarmaladığı çatallar batıyordu bize. Ellerindeki boya lekelerini falçata parçalarıyla kazıyordu. Bacaklarını açmış ve iki tarafa salmış, göğsü içine doğru çökmüştü. Siyah naylon torbada evden getirdiği eskimiş, ufalanmış kek parçacıklarını emerek yedi, kafası iyiydi.
İçine çektiği duman içinde otomatik açılan can simidi gibi şişmişti. Falçata işini bitirmişti. Hırkasının cebinden fare desenli mendili çıkarıp sümkürdü, çantasının ön gözü buruşmuş farelerle doluydu, son fareyi cebine koydu. Eğilip koltuğun altına baktı, meraklıydı; elini koltuğa bırakmıştı, fazlası yaslanmıştı, dahası koltuğu itiyordu belirsiz.
Kalbi, göğsünün arkasına saklanmış, önce kulağı dokunacak şekilde başını eğdi omzunun kadifesine dokundu. Omzunun beyazına, sarısına, kabuklarına. Cesareti gelmişti “Pişti kız” dedi, “sen kızarmış biber, domates ve patates, iyi müzik gibisin yani ama çabuk bitiyorsun”, güldü, o da tilki gibi güldü.
Masanın üzerinde leblebilerin yanında duruyordum, yükselen dumanın hizasından yukarı doğru bir sinek dik olarak gitti. Bir an gözüm ona takıldı ve dumanda bir yanlışlık oldu dedim.
Ferguson’a döndü, “Son zamanlarda ciddisin, çünkü sevdiğin biri var.”, “bende sevilecek birşey görüyor musun”, gülümsedi kadın alabileceği herşeyi henüz almadığı hissi yaratıyordu karşısındaki. Bela istemiyordu aynada kendine bakar gibi baktı Ferguson’un gözbebeklerine. Kendini kanıtlama fırsatı bulmuş bir peygamber kadar heyecanlıydı karşısındaki. İşveli, sevecen mizacı budala bir adamın yüzeyselliğiyle örtülüydü. dudaklarını büzerek konuşuyordu. Karnını içine çektiğinde kimse ona zarar veremiyordu artık. Birkaç gece önce boyanmış saçları terbiyesini gram eksiltmeden mum gibi duruyordu.
Zihninin ona kötü bir oyun oynadığını biliyordum, oyundan düşmüştü. Bu basite alınamayacak bir şeydi; bunu düşünmek için çok zamanım oldu. Kızamık, iltihap, ebegümeci oldu, en sevdiği çantanın fermuarı bozuldu, tükenmez kalemin içini bulamadı bir süre, bitmiş çakmağın rengi değişti. Buzdolabında çok beklemiş içkiler gibiydi. Gibi’nin benzetmeye çalıştığı bir sürü şey gibi. Gibi haznemin ne kadar geniş olabileceğinin sağlaması gibi duruyordu. Pişti’nin sahte abisi Kaptan Yung geldi hızla.
- Akşam neredeydin?,
- Bir arkadaşımdaydım,
- Hep böylesin, bir arkadaş çıkıyor ortaya, sonra başka bir arkadaş, çöpe gidiceksin ve bu bir    ironi olmayacak.
- Korkma kalp koleksiyonum yok; seni arayacaktım.
Kusmaya gittiğini sandığım tuvalette iki şarkı arasındaki es sessizliğinde bir an Ferguson’un sesini duydum. “Elleriniz hüzün kokuyor, aşağılarınızdan aldığı leke duruyor elinizde, gururlu ve şefkatli dokunuşlardan bir yol, bir parça haz gibi. Şimdi bir vinç gelip beni alacak, bir kediyi alır gibi; hiç acıtmadan. “Üstüne birşey al dışarısı serin”, “gömleğinin yakasını düzelt”, “Şimdi nasıl?” “Dur bakayım”
Ferguson tuvalette kendine bir tiyatro gösterisi hazırlamıştı. Sufle verdiğimde sıçradı ve masaya geri döndü.

Yorum Yazın

yorum yapmak içingirişyapınız