Bir kaburganın parçasıydı görünen,kadırgalar çürümüş, arzın en altından akan sular gibi yalnızdık. Beklenilmeyen daima gerçekleşir diye düşünülen, günlerin bekçisiydi filbaharlar. Beklenilmeyen ve imkansızın diyalektiğinden süzülen bir efsunla, çantandaki külü göğsüme bastırdın. Batı’nın çanları çalıyor ve topraktan yükselen buharı görüyordum, soluk aldığımı farketmedin. Kimsecikler de kalmamıştı. Yıllar sonra bu kadar kinle yalnız kalacağımı tahmin etmemiştim ve üzerimden sıktığın mermilerin ve benimle vedalaşıp yani en kısa kutsal sözcüğü söyleyip gittin, hoşçakalın.
Tanınmamak için parmaklarımı en uzak izinden ezdim.
Yahuda haklıydı, talih küsmüştü, otlar bir adam boyu uzundu. Kustuğum kanla yeşeren toprakların dal udak verip çarşıları gölgelediğini gördüm. Parmaklarımın uçları sucuklar gibi bağlanmıştı ve ağzımda sessizliğin kör laneti vardı. Bir nehrin dağlara yakın olduğu bir yerde, bir kuytulukta yaşadım. Zamanla balıkların dilini öğrendim. Gizli dünyanın tılsım ve lanetleri örtüyordu akşamın griliğini ve bu bütün güne yayılıyordu. Yalnızca malzemelerden biri eksikti; yanıma gelmen için bir kalp, bir insan kalbi. Dağdan gelen yolun ovaya çıkmasına yakın bir yerde pusuya yattım. Elimde çifte hançer, gözbebeklerim büyük ve kinimin azalacağının heyecanıyla özgürdüm. Bir çerçinin göğsünü yırttım ve çıkardım kalbini. Balıklar, acılarımın başka acılardan çalındığı gibi, sonsuz mutluluk için başkalarından gerekli şeyleri almamı istediler.
Ancak bu şekilde giz çoğalacaktı.
Gün geçtikçe daha çok kalbi attım nehre, gizli dünyanın kapılarındaydım ve o günün yaklaştığını zamanın her gün azalmasıyla anlıyordum, güneşin doğmadığı gün her şey yerli yerinde olacaktı.
Ve o gün geldi, suretin göründü, ellerimin gördüğü tek yüzün haritasını izledim.
Parmaklarımı dudaklarının arasına alıp emdin, gözbebeklerin pırıl pırıldı, hışırtılı bir yatakta koynumdaydın. Yıllarca azalan yerlerimin artarak büyüdüğünü görüyordum; parmaklarım uzadı, dilim çözüldü, göğsüm terli ve heyecandan titriyor. Dirilen kahramanlar gibiydim, ellerimde ateşin ve tufanın kılıcı. Birden kapılar patladı, pencereler döküldü, yıllar öncesinin hayali yüzümü kapladı. Ellerinden yakaladığım gibi seni dışarı çıkardım. Arkamızda ölülerin cezacıları ve sağ olanların gözcüleri vardı. “Bir olayın işaret olması için doğaüstü olması gerekmiyor.” dedin.
Nehrin kıyısına geldik, hiçbir balık cevap vermiyordu; yıllar öncesindeki gibi yalnızdık.




