Yatağın kenarından vücudumun üstünde aşağı sarkan kavanozum belirdi…
Kül Tablası: Teneke baskı, iki izmarit, bir kibrit çöpü (yanık) ve kül.
Kibrit Kutusu: Sarı çerçeveli, kırmızı, kırlangıç logo, vasati 380 çöp, kükürtsüz.
Alkol, vs.: Yeşil, sarı, bulanık, keskin ve esrik.
Bir karaltıda uyandım. Karanlık ve sanki ıslak. Yemek beklemiş, tabağın içinde yüzen soğanlar yalpalayarak ilerliyor. Akıntı hızlı, şiddetli. Ev ahalisi temizlik gününde ayak altında dolaşan adamdan rahatsız.
Başlangıç: Gaglerle yuvarlanan sürmeli bir palyaço. İstasyonu profilden gören bir evin bahçesinde otlar, yaban mersinleri, akşam sefaları, yabani sarmaşıklar, ısırgan otları. Pencerenin yüksekliğinde bir sokak panayırının cambazıyla, ikimiz de yükseklik kaybederken karşılaştık. "Sandalyeye tutun geçer" dedi yolun ortasında. Camideki topuzlu duvar saatinin sesi bir çanı andırıyor. Parıltılı, fosforlu bir Arapça’ya benzeyen elbiseleri çıkardım. Caminin helası sapsarı, yer yer siyahlıklar; bekçi müzik dinliyor, sakallı, gür kirpikli ve kaşları ortada birleşmiş; dinlediği küf yeşili, acı badem kokulu ve davudi bir ses.
Firuze renkte bir kadın, Japon menekşesinin yapraklarını siliyor, teker teker. Sonra bir yaprağını koparıp kağıda sardı. Üç ölü… Ağustos olmalıydı en zalim ay. Dönüşü imkansız zamanlar kirliydi; çünkü zaman gerektiğinde bulunamayan her nesne gibi sonsuz ve ölü. Merdivenden inerken sesler duyuluyor: "Nereye gidiyorsun lanet kadın!" "Bana nasihat vermekten vazgeç." "Senden nefret ediyorum." Kule görevlisi adam, çizgili tişört ( çizgiler dalgalı, sağdan sola, kalın renkli) pantolonu bej bir kadife, ayakkabısı karamel rengi, elinde bir kavanoz ve bir kurbağa. Kurbağa gezintinin uzadığının farkında ve adam için şüphesiz sıkıcı bir durum. (Ağustosun bu en yorgun ve tiksinç öğle üstü, dostlar her zamanki gibi tıklım tıklım.) Kule görevlisi adama rastlayacağımı düşünerek kahvede önce poğaça sonra kahve söylüyorum. Masadaki papatyalar kurumuş ve sapları kıvrım kıvrım. Kapı çıngırağının sesiyle gözüm kapıya takılıyor. İlk olarak kara şemsiyeli (şemsiyeyi baston olarak kullanan) çirkin, suratında çukurlar olan, donuk, renkli elbiseler giymiş biri geldi. Güdük bir karakter oyuncusu ya da mali şubenin en renkli memuru olabilir. Nargile ve adaçayı istedi, hekesi süzüp kahverengi taşlı yüzüğüyle oynadı, omuzları düşük ve hala donuk. Rdyoda Müzeyyen Senar’dan "Cıgaramın dumanı yoktur yarin imanı" adlı şarkı çalınırken kule görevlisi kapıyı açtı. Yüzünü görenleri bir rahatsızlık kapladı. İnce metalik sesler dalgalanıyor, bir takım ışıklar pencereden görünen kırlangıçlar gibi salvo yapıp yüzümde patlıyordu. Salonun içinde büyükçe gölgeler mumlardan uzaklaştıkça küçülüyordu. Tuvaletin kapısından kesif bir sidik kokusu yayılıyordu. Yüzüme haddinden fazla yakınlaşarak konuşma huyu geçmemişti bir türlü: -İspirtonun ölçüsünü kaçırmışsın. -… ( Susmuş ağzım, onun ağzından başka bir şey duymak istiyordu.) – Hava kötüleyecek. -Gece ayaza çekti mi, gündüz güzel olur, açık… -Tuvalete gitmem lazım. Kalktı. Koridorun bu kadar uzun olduğunu tahmin etmemişti. Gri tonlardaki duvar kağıtlarının ucu kıvrılmış, altından üstünden kostik akıyordu. Adamı gören palyaçolar mimikler ve hareketleriyle o kadar eğlendiler ki dalga sesleri yükseldi. Kadınlar geçti siyah etekli, beyaz bacaklı ve kıvrımlı. O ise en kısa yoldan yerine geçti. Gemişe bırakılan serseri keşişler vardıkları o dipsiz zamana boyun eğişi birer portakal suyuyla (taze sıkılmış) kutlarken, biz sessizce göz göze gelmemeyi yeğledik. "Damatlık Ahmet Paşa fanilası gibidir, biraz sıkar ama alışırsın." dedim. Adamlardan biri, kısa etekli kadınlardan birine jileti fırlattı. Kadının bacağından akan kanı kur yapan erkekler emdiler. Kadınlar zamanı, bizi ve evreni bölerek yaklaştılar. Saydam yüzlerimiz uyuştu. Şimdi burada ve herşey yerli yerindeyken Hansel’den kalma bir kayboluş anının çığlığı beynimde yankılanıyor. Bir işaret arar gibi gülüyoruz. Göbeğinde bir gül… Şişmiş ve güneşte kavrulmuş ahşap yarı yarıya boyasız ama güzel. Pencerenin çatlaklarında dolaşan parmaklarıma kıymık battı. Kanıma ulaşamadan kaldı. Ve artık hep ulaşamamanın bendeki sızısıyla kalacak. Belki kan ödüldür ve şeffaflığı eskimiş yüzümde hala bir kin parıltısı kaybolmamıştır. Bir yerde kalan herşey gibi bekliyorum. İki kadın bulup sahile indik. Midye ölüleri, mazot tenekeleri, prezervatifler, kırık alkol şişeleri ve çarşaf gibi gri bir deniz vardı. İki çift halinde ayrıldık. Ben ve yalancı kestane renkli saçlı, büyük kalçalı, kalın baldırı olan kadın bir beton parçasının üstüne oturduk. Sigara içtik. Kadına cinayet romanları, yılanlar ve venüs yıldızından, bir de kurbağa ve akrebin hikayesinden bahsettim. Kurumuş organından çıkacak kanı özlemiş olmalı. Kadının bacağındaki kurumuş şampanya rengi spermleri tırnağımla kazıdım. Tırnaklarımı görüyordu. Kule görevlisi adam ve öteki kadın ise daha çok oturup, uzanıp yeniden oturarak, devamlı şekil değiştirerek konuştular. Kadın, ince, esmer ve terliydi, yüzü bir asma gibi boşluğa asılmıştı. Devamlı kahkahalar atıyordu. Öğretilmiş daranışlar her zaman tekrarlanır diye düşündü ve yine bir kahkaha attı. Artık gülmek ve başka şeyler arasında fark kalmayana kadar güldü. İçkilerine tuz ve kül attılar. Birbirinin içine asıldılar. Kadına, uyuyup uyandıktan sonra bir daha baktım. Koyu gri bir basma üzerine, kısa kolsuz bir ceket. Gitmeye hazırdı. Bir kıpırtımla irkildi. Yanıma gelmeyecek gibiydi, sinirli bir hali vardı. İçime hastalığın ilk aşamasındaki terlemeye benzer bir şey girdi. Oysa demin et benini elimle sıkmıştım ve gülümsemişti. Neyse ki elimin karaltısıyla duran yüzümden elimi çekti. Aydınlık, korkutucu ve güzel. Yüzünün gölgesi yüzüme gelmeseydi bir aha bakamazdım herhalde. "Elbiselerim berbat oldu, canıtezsin ve balıkhane gibi kokuyorsun." dedi aşağı kalmayan bir gülümsemeyle. Yanıma çömeldi, o büyük kalçaları toprakta yayıldı, rahat bir şekle girip durdu. O sırada çayırın üstündeki tren yolunda trenden önce rayların ince, yanık ve yarık çığlıkları duyuldu, sonra tren dönemeçten çıktı. Vagonlarla birlikte içindeki kadınlar dolduruldukları dehlizlerin kapısına dayanmış bağırışıyorlardı.




