<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>PinkLayer</title>
	<atom:link href="http://pinklayer.net/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://pinklayer.net</link>
	<description>paslı kolların çıtırtısı, eskimiş bardaklar ve plastik demlik</description>
	<lastBuildDate>Wed, 26 May 2010 01:41:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Disney’in dünyası</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=179</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=179#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 May 2010 10:08:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=179</guid>
		<description><![CDATA[Binlerce yıldır uygarlığımızın bir parçası olarak süregelen büyüler, tılsımlar, kurmacalar, söylenceler ve tüm mistik öğeler, geçen yüzyılın başından itibaren realitenin boz bulanıklığında, endüstriyel gelişim ve savaşların içinde kaybolmaya yüz tuttu. Mitolojilerin, masalların yerini daha aksiyonel, daha teknolojik formatlar aldı. Walt Disney’in başarısı biraz da burada başladı, unutulmuş hayallerin ülkesini kurmakta&#8230; 1901 yılında Chicago’da doğdu Walt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 2cm } 		P { margin-bottom: 0.21cm } --><img class="alignleft" src="http://www.phawker.com/wp-content/uploads/2006/10/waltdisney.jpg" alt="" width="170" height="168" align="left" />Binlerce yıldır uygarlığımızın bir parçası olarak süregelen büyüler, tılsımlar, kurmacalar, söylenceler ve tüm mistik öğeler, geçen yüzyılın başından itibaren realitenin boz bulanıklığında, endüstriyel gelişim ve savaşların içinde kaybolmaya yüz tuttu. Mitolojilerin, masalların yerini daha aksiyonel, daha teknolojik formatlar aldı. Walt Disney’in başarısı biraz da burada başladı, unutulmuş hayallerin ülkesini kurmakta&#8230;<span id="more-179"></span></p>
<p><!-- 		@page { margin: 2cm } 		P { margin-bottom: 0.21cm } -->1901 yılında Chicago’da doğdu Walt Disney; gezgin marangozluk, çiftçilik ve müteahhitlik gibi işler yapan babası Walter Elias Disney ve devlet okulunda öğretmenlik yapan şora Call’un beş çocuğunun dördüncüsüydü. Walt’ın çocukluğu, babasının işleri yüzünden bir yerden bir yere taşınarak geçti sürekli olarak. Chicago, Atchison, Topeka, Santa Fe, Missouri’den yolları geçen aile, 1910 yılında Kansas’a taşındı. Walt Disney’in kişiliği hakkında söylenen “mükemmeliyetçi ve zor” sözü, babasının etkisi olarak kaldı bu yıllardan geriye.</p>
<p>Bir gazete dağıtımı işi alan babası Elias’ın disiplini altında, kardeşleriyle birlikte bu dağıtım işinde çalışmaya başladı.  Sabah 3.30 gibi kalkıyor, diğer gazete dağıtıcıları gibi çimlere değil kapıya bırakıyor ve hava ne kadar kötü olursa olsun ağır bavullarıyla işlerini sürdürüyorlardı. Aynı dönemde mektupla karikatür dersleri alarak Kansas Sanat Enstitüsü ve Tasarım Okulu’nda derslere girdi.  Daha sonra, Chicago’ya dönmeleriyle birlikte de McKinley High School’a gitmeye başladı. Arkadaşlarıyla skeçler hazırlayıp, “amatör gecesi” yarışmalarına katıldı. Okul gazetesi için fotoğraf çekimi ve çizimler yaptı. Bunlar, sanata karşı ilgi ve yeteneğinin ortaya çıktığı yıllardı.</p>
<p>WALT DISNEY &amp; UB LWERKS</p>
<p>16 yaşında, “Kızıl Haç Örgütü”ne ve eğitimlerine katılmıştı Walt Disney.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Almanya ve Fransa’da Kızıl Haç Örgütü’nde kamyon şoförü olarak görev aldı. Savaş bittikten sonra, 1919 yılında Kansas kentine geri döndü ve çeşitli stüdyolarda acemilik dönemi sayılabilecek işler yaptı. Teknik çizim, resim çinileme gibi işleri, atlar, inekler ve çiftlik hayatıyla ilgili bir yığın kataloğu çok küçük meblağlar karşılığında yapıyordu. Bu dönemde, yaşamı boyunca birlikte çalışacağı Ub Iwerks ile tanıştı. İki arkadaş, &#8220;Iwerks-Disney&#8221;i kurarak elden düşme bir kamerayla ilk işlerini gerçekleştirdiler. Animasyon tekniğiyle, sinemalarda gösterilmek üzere hazırlanmış kısa reklam filmleri ve kısa öykülerden oluşan bir dizi çizgi filmi olan “Alice in Cartoonland” (Alice Çizgi Film Diyarında) adlı yedişer dakikalık masal dizisini gerçekleştirdiler. Ancak bu çalışma fazla uzun sürmedi, New York’lu bir dağıtımcı tarafından dolandırılan arkadaşlar parasız ve umutsuz olarak ayrılmak zorunda kaldılar. Bunun üzerine kardeşi Roy’un yanına taşınan Walt Disney, Roy’un 200 doları, Robert Amca’nın 500 doları ve ailelerinden kalan Portland’daki evden gelen 2500 dolarla “Disney Corporation”ı kurdu. Daha sonra Iwerks’ü de birlikte çalışmaya ikna ederek “Alice” dizisine yeniden başladılar ve “Oswald the Lucky Rabbit” (Talihli Tavşan Oswald) karakterini yarattılar.  Film başına 1500 dolardan yaptıkları dağıtım anlaşması, şirketlerinin gelişmesinin ilk kıvılcımlarıydı.</p>
<p>O zamana kadar hiç gülmeyen kader çarkı ters döndü. Ortaklar artık hayal edilebileceklerinin sınırlarını zorlamaya başlamışlardı ve gece gündüz çalışmalarına bir kişi daha tanıklık ediyordu: Lilian Bounds.</p>
<p>10 çocuklu bir ailenin en küçüğü olan Lilian’ı her akşam Roy’la birlikte evine bırakan Walt, onunla konuşmaktan, onun anlattığı hikayeleri dinlemekten büyük bir haz alıyordu ve çok geçmeden de aralarındaki bu ilişki derin bir sevgiye dönüştü.</p>
<p>Walt Disney’in duyguları karşılıksız da değildi üstelik ama Lilian’ın ailesi ile tanışmayı reddetti, ta ki yeni bir takım elbise alana kadar. 13 Haziran 1925’te, Lilian ve Walt evlendiler.</p>
<p>MICKEY MOUSE DOĞUYOR</p>
<p>Walt Disney’in bir simge haline gelen en önemli karakteri Mickey Mouse oldu. Roy’un yanına gittiği bir tren yolculuğu sırasında karakalem karalamalarından ortaya çıkan kahraman, Ub Iwerks’in yaratıcı çizgisiyle hayat buldu. Birlikte, küçük bir erkek çocuk boyunda, iki düğmeli kısa pantolonu olan sevimli bir fare yarattılar.</p>
<p>Miki Fare başlangıçta bir kedi fare oyunuydu. Felix adındaki kedi baş kahramandı; Mickey de onun yardımcı oyuncusu. Walt Disney, Mickey&#8217;nin karakterini şöyle anlatıyor: “Hem Douglas Fairbanks&#8217;e, hem de ﬁarlo&#8217;ya benzemesini istiyorduk. Yani hem güçlü, hem zayıf&#8230; Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan iyi niyetli bir delikanlı!”</p>
<p>İki taslak olarak tasarlanmış çizgi filmler, ses olanaklarının gelişmesi ile üçüncü bir projeye dönüşerek &#8216;Steamboat Willie&#8217; (İstimbot Willie) olarak çekildi. Animatör Fred Moore, Mickey&#8217;nin yürüme, hareket etme, konuşma şeklini gittikçe iyileştirdi ve yürüyen, konuşan, eğlenceli hayvanlar, insanlar tarafından büyük ilgiyle karşıladı.</p>
<p>Mickey&#8217;nin yaratılma süreci, dönemin teknolojisiyle büyük bir çabanın eseriydi. Yüzlerce kağıtta el çizimi yapmayı gerektiriyor, yakın planda göstermek için bir dolarlık madeni paradan yararlanılarak bir daire çiziliyordu; daha uzak planlar için de çeyrek dolar ve yüz sentlik paralar kullanılıyordu.  Teknik gittikçe gelişirken, Mickey&#8217;nin ailesi de gittikçe büyüdü. İlk yaratılan kız arkadaşı Mini oldu, onu Pluto, Donald, Goofy ve diğerleri izledi.Daha sonraki yıllarda Walt Disney karakterleri her gün biraz daha gelişti. İlk kez renkli çekim yapılan “Silly Symphonies” dizisinden &#8220;şowers and Trees&#8221; ile 1932 yılında ilk Akademi Ödülü’nü kazandı Walt Disney.</p>
<p>DISNEY’İN KAHRAMANLARI</p>
<p>Disney’in kahramanları, bir oyunun kahramanlarıydı ve hayaller ülkesinin simgeleriyle umutsuzluğa karşı ironik, esprili bir saldırı düzenliyorlardı. Havuçtan ya da tahtadan kılıçlarıyla gerçekleri bildikleri gibi değiştiriyor, kafa tutuyorlardı. Yarattığı kahramanların insani özellikleri o kadar gelişkindi ki, insanlar onları bir sinema kahramanından daha gerçekçi ve yakın hissetmeye başlamışlardı. Öyle ki, 1933 yılında çekilen The Three Little Pigs’te (Üç Küçük Domuz) yer alan ve kurda karşı savaşarak kendi küçük evini yapmaya çalışan minik domuzun öyküsü, bunalım yıllarının Amerika’sında çekilen sıkıntıya dayanma gücünü simgeledi.</p>
<p>Filmin müzikleri, bütün o çekilen sıkıntıları alaya alan neşeli şarkılardı ve bu film, yaşanan bunalıma rağmen şirkete büyük kazanç sağladı.Disney’in projeleri bitmek bilmiyordu. Her zaman daha iyisini ve daha fazlasını yapmaya çalıştı. Çizgi film serilerini uzun metraja taşımak istediğindeyse hiç kimse bunun başarılı olabileceğine inanmıyordu. Ama 1937 yılında “Snow White and the Seven Dwarfs”ın (Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler) göstermiş olduğu başarı, çizgi filmin sadece çocuklar için değil, büyükler için de zevkle izlenir hale gelmesinde büyük öneme sahip oldu.</p>
<p>ﬁirket, Pamuk Prenses&#8217;in başarısından sonra baş döndürücü bir hızla büyümeye devam etti; televizyon ve radyo programları hazırlamaya başladılar. Pamuk Prenses’i Pinokyo, Uçan Fil Dumbo gibi uzun metrajlı çocuk filmleri izledi. Bu dönem yapılan ve bir Disney klasiği sayılan “Fantasia” (Fantazya) filmi hazırlandı. Çok bölümlü, renkli desenli filmin müziklerinin ise J. S. Bach, Stravinski, Paul Dukas, Çaykovski, Beethoven, Mussorgski, Schubert gibi bestecilere ait olması, çizgi film dramaturjisine getirilen yeni bir ufuk olarak değerlendiriliyordu.Walt Disney ve ekibi, 1950&#8242;lerle birlikte sinemaya da el attılar. Bu filmler, Hollywood&#8217;da özel efektlerin kullanılmasını giderek hızlandırmıştır.  Uçan adamlar, devler, marifetli hayvanlar, hayaletler gibi…Artık, Disney büyük bir işletme haline gelmişti. Savaş sırasında ordu ve federal devlet için yapılan birçok filmin yanı sıra, gerçek hayatın kullanıldığı yarı gerçekçi ama fantastik yönün gelişkin olduğu filmler hazırlandı, televizyonlar için birçok dizi ve “Walt Disney’in Harika Dünyası” gibi programlar yapıldı.</p>
<p>Gerçek ile hayalin en iyi karışımını elde etmeye çalıştı Walt Disney. Kimi zaman, yarattığımız şey bizi yaratır. Çizgiden bir dünya yaratan adam, 50’li yıllarda başka bir hayal kurmaya başladı. Kahramanlarının yaşayacağı bir ülke, bir krallık ya da bir şato oluşturmayı düşündü. Çizgilerin dünyasının yeryüzüne taşınması anlamına geliyordu bu. Proje, dünyanın en büyük eğlence merkezine doğru şekillenmeye başlamıştı. Park, 1955 yılında açıldığında Disney’in masalsı dünyaya ve fanteziye düşkünlüğü kendini belli bütünüyle etmişti. Walt Disney akciğer kanserine yakalandığında şorida’da yapımı süren ikinci parkın düşlerini kurmaktaydı. Walt Disney ve ekibi, 600&#8242;ün üzerinde uzun ve kısa metrajlı film yaptı, çeşitli ülkelerde toplam 950 ödül kazandı. Bunların içinde 48 Akademi Ödülü ve 7 Emmy de var.  Walt Disney, 1966 yılında ölürken ardında bir çizer ordusu, uçsuz bucaksız hayaller ve dünyanın en büyük ve en tanınmış şirketini bırakıyordu. Bugün, onun adını taşıyan şirket dünyanın en büyük hayallerini kuruyor.</p>
<p>DIsney’İn kahramanlarI, bİr oyunun kahramanlarIydI ve hayaller ülkesİnİn sİmgelerİyle umutsuzluĞa karﬁI İronİk, esprİlİ bİr saldIrI düzenlİyorlardI. Havuçtan ya da tahtadan kIlIçlarIyla gerçeklerİ bİldİklerİ gİbİ deĞİﬁtİrİyor, kafa tutuyorlardI.</p>
<p>1937 yIlInda “Snow WhIte and the Seven Dwarfs”In</p>
<p>(Pamuk Prenses ve Yedİ Cüceler) göstermİﬁ olduĞu baﬁarI, çİzgİ fİlmİn sadece çocuklar İçİn deĞİl, büyükler İçİn de zevkle İzlenİr hale gelmesİnde büyük öneme sahİp oldu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=179</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadın oturduğu yerde belli belirsiz sallanmaktadır</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=154</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=154#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Apr 2010 20:05:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=154</guid>
		<description><![CDATA[Siyam yumuşacık sandığı yatağın üzerinde kıvrılmış yatıyordu. Uykusunun en belirgin yerindeydi, uyanmaya en yakın yerinde. Gözlerinin ardındaki o upuzun koridordan gece açık kalmış televizyondan gelen sabah sinemasını ve açık pencereden de çocuk ağlaması gibi martı seslerini duyuyordu, baharın en sessiz, en aydınlık ilk günündeydiler. Dışarının seslerini hep açık tutuyordu zihni. Bu kadar önyargılı olma diyenlere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter" title="belli belirsiz" src="http://pinklayer.net/wp-content/uploads/2010/04/bellibelirsiz.jpg" alt="" width="460" height="200" /><br />
Siyam yumuşacık sandığı yatağın üzerinde kıvrılmış yatıyordu. Uykusunun  en belirgin yerindeydi, uyanmaya en yakın yerinde. Gözlerinin ardındaki o  upuzun koridordan gece açık kalmış televizyondan gelen sabah sinemasını  ve açık pencereden de çocuk ağlaması gibi martı seslerini duyuyordu,  baharın en sessiz, en aydınlık ilk günündeydiler. Dışarının seslerini  hep açık tutuyordu zihni. Bu kadar önyargılı olma diyenlere inanmamıştı.  Uyanıp kalkabilirdi ama önce yaşgünü pastasının mumlarını üflemesi  gerekiyor. 12. yaşgünüydü, incecik bilekleri üzerinde dogruldu masanın  üzerinde; Mutlaka’nın gür kirpiklerine baktı, kendisi gibi çocukluğuna  dönmemiş olmamasına içerledi. Anlıyorum seni der gibi bakışına, yüzünü  okşarken kolunu da sürmesine bozuldu ardından. Kışın doğmasına rağmen  güneşli bir gündü,  tıpkı uyanacağı gün gibi ve en sevdiği arkadaşları  yoktu. Böyle 12. yaşgünü olmaz dedi kendine ve gözlerini açıp Mutlaka’yı  aradı.<br />
<span id="more-154"></span><br />
Mutlaka marulun göbeğini yiyordu, tuz ve zeytinyağına bandırılmış. Buzdan soğuk parmak uçlarının kırmızılığını derin çizgiler kesiyordu, falcıların elinde gezinen ellerinden arta kalan tortu, Siyam’a ait çizgiler. Kadının marul gibi sarmalanmışlığına ulaşmaya çalışan tutkuyla terbiye edilmiş parmakuçları sızlıyordu.. Soğumuş parmaklarındaki ıslaklığı sildi elbezine. Aynı bezden örtüsüne sarınmış yatan Siyam’ın gölgesi odanın kalanını dolduruyordu. Camdan bir lahitin içinde yatan Siyam uyanmak için öpülmeyi bekliyordu; uykunun karanlık, kuytu ve yabancılığından Mutlaka’nın avuçlarına kayışını oraya kendini bırakmayı.. Uyandığında değişecek yer ve zamanın tazeliğine ihtiyacı vardı.. Ona ulaşması için birkaç adım atması yeterli. O güce sahip olduğunun farkında ama buna salatadan fazlasının alıkoyduğunu biliyor. Bir kahraman olmanın ağırlığıyla kambur seyrediyordu, mutfağın ışığını kapattı.<br />
Siyam yatağın yanındaki sönmüş mumların kokusunu aldı önce, yalancı yaşgünü mumlarına güldü, parçasını tırnağıyla kazıdı. Boş bira şişelerinin üzerinden atlayarak penye selesinden üzerine birşeyler aldı. “Kocaman bir örümcek yaşıyor bu evde” dedi ısırılmış koluna bakıp. Bütün ayrıntıları yokeden büyükçe kazağına sarınıp buzdan dolabı açtı; İkiye ayrıldı dolap. Evren ikiye ayrıldı. Aklına gelenler ve gidenler hiç durmadan ikiye ayrılıyordu. Birşeyleri aynı haline getirmeye çalışıyordu şimdi. Düşmüş dağılmış birşeyleri, bozulmaması gereken birşeyleri bozmuş gibi tedirgin. Onu izlediler Bir kapta zeytinin korkunç gözleri, mutlu bergamut reçeli, delirmiş peynirler, ölmeye meyilli salça, bir geceyi taşıyıp artık hiçbişey hissetmeyen rakı şişesi. Salonun kapısından içeri baktı, sürmeli gözleri olan bir adam televizyonda “beni hayata perçinleyen en fiyakalı gün” dedi. Adamın hüzünlü gözlerine bakarak geceden kalma cipsi yedi, hüznü lezzeti azdırıyordu. Herşeyi bir kutu kibritin 4o çöpü atıp sonra hiçbirini kımıldatmadan teker teker alma oyunu gibi fırlatıp atıyor, bozuyor, siliyor ve sonra yeniden onları biraraya getiriyordu; unutuyordu ya da unutmak üzereydi. Hatırlamak üzere olduklarını düşünememesinden anlıyordu bunu.<br />
Bir blok ötedeki III. Bölge Kayıp Eşya Bürosu’nda gitmişti Perşembe günü. Aradığı çantasının çalınmış olabileceğini söylemek istemeyen bir memur onu odaya aldı. Dolaplar dolusu eşya arasındaydı. Eşyaların ve onların kendilerine ait hatıralarının içinden geçiyordu. Bir memur şemsiyesi, muntazam kullanılmış ama eskimişti, yapma baharın yapma çiçekleri modası geçmiş bir çantadaydı ve hala açıktı. Yırtık bir cüzdanın içinden dökülmüş resimler, notlar, telefonlar bir lastikle toplanmış. Eski ve yıpranmış oldukları halde bırakılmamışlardı, kaybedilmişlerdi. Korku bilmeyen gözlerinin altındaki morcukların üzerinde ince bir çizgi belirdi ve dudaklarının altında bir kasılma. Kendi eşyasını olduğu halde bulamayacağı hissine kapıldı.<br />
Şimdi kahvaltı yapıyor, birikmiş şeyler dudaklarında bir titreme yaratıyor ve belli belirsiz bir utanma duygusu içini kemiriyor. Şüphe ve ayva reçeli, domatesi uzatır mısın ve teşekkür ederim, gülümseme ve dilini ısırma.<br />
İçinden geçenler gece ve sisten yararlanmanın bir yolunu buldular, koyu gecenin içine düştü yeniden. çok seri hareket eden parmakları kendinden fazlaca büyük bir bedenin üzerindeki izleri takip edip avını bulmuştu. Isırmak isteğini bastırıyordu. Acılar ülkesine bilet için memurun dudaklarına eğiliyordu. Fethedebilirdi. Ama aksilik peşini bırakmıyordu, zaman zaman görünür oluyorlardı gölgecikler ve bir ses kulağına eğilip “gözlerini kapa ve teslim ol” diyordu. Yaptığı büyünün bedeliydi bu, Yatak örtüsündeki açmış çiçeklerin ezildiğini görüyordu olduğu yerden.<br />
“Evet. Rüyamda rüya görerek besleniyorduk. Kozada gibi.”<br />
Tabağın içindeki gümüş balığına takıldı gözü, masaörtüsüne sular sıçratıyordu.<br />
Kedi tüyü kadar hafif bir hareketle ve bir kedi inatçılığıyla üstüne bulaşmış dev örümcek ağlarından kurtuldu Siyam. Adımları bir zebranın ürkekliğiyle öne atıldı. Sonsuza kadar sürecek birşeylere yakalanmaktan korkuyordu. Dışarı çıkmak istiyor. Evin küf, is ve ter kokusundan ayrılmak, çıkmak ve kendi gibi olmak. Bacakları ağrıyor. Kapının kapalı olduğunu farketmemiş, gidip toslayıp sonra da yeni bir yol önermesi için içgüdüsüne bir anlık bir zaman veriyor. Kalbinin hızlıca çarpıntıları içgüdüyü serseme çevirmiş olmalı.</p>
<p><strong>murathan muradoğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=154</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8221;Şiir, Sözcüklerin Rüyasını Görmekse&#8221;</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=151</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=151#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 23:54:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=151</guid>
		<description><![CDATA[MEHMET ÇETİN İLE &#8216;KEKEMECE&#8217; SÖYLEŞİ Fadıl ÖZTÜRK / Murathan MURADOĞLU “şiir, sözcüklerin rüyasını görmekse..” fadıl öztürk/murathan muradoğlu: bir yarıgece kapısına dayanıyoruz mehmet çetin’in. düşleri bile kirletilmiş bir dünyada kekeme olmayı anlamak mümkündü de, kekemece’yi bir itiraz diline çevirmek nasıl bir şeydir diye sormak istedik. yalan yok; bir hayatı en yakın siperlerde yaşayanlar olarak anladığımızla kalmamak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>MEHMET ÇETİN İLE &#8216;KEKEMECE&#8217;  SÖYLEŞİ<br />
<em>Fadıl ÖZTÜRK / Murathan MURADOĞLU</em><br />
</strong><br />
<img class="alignleft" title="mehmet çetin" src="http://www.mehmetcetin.info/images/stories/mche.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" width="159" height="98" /><br />
<strong>“şiir, sözcüklerin rüyasını görmekse..” </strong></p>
<p><em>fadıl öztürk/murathan muradoğlu: bir yarıgece kapısına dayanıyoruz  mehmet çetin’in. düşleri bile kirletilmiş bir dünyada kekeme olmayı  anlamak mümkündü de, kekemece’yi bir itiraz diline çevirmek nasıl bir  şeydir diye sormak istedik. yalan yok; bir hayatı en yakın siperlerde  yaşayanlar olarak anladığımızla kalmamak için, okuyucu kalıp zor sorular  sormak istedik. mehmet çetin’in piya şiir kitaplığı’nda yayımlanan  kekemece adlı şiir kitabının gördüğü rüyayı konuşmak istedik. sehpada  siyah çakmağı, sigarası bir de bir çift gamze duruyordu. bizimse  yüzümüzden yaramazlık akıyordu. yarıgeceydi. sorduk. sabaha az kala bir  zamandı alacağımızı aldık, üstü başka bir şiire kalsın..</em><br />
<span id="more-151"></span><br />
-şiirin veresiye defteri var mı? dünyada memur olmadan yaşamak nasıl bir şey?<br />
-ikinci soruya geçelim; estetik için çok şey söylendi ya, kekemece üzerinden estetik için ne söylersin? ya da estetiğin kekemecesi nedir?</p>
<p>-anlaşılmadı herhalde; hegel yazmadıysa bunu, yani sen yazdıysan ki yazdın, söyle o zaman; bir taamüd durumu yok mu yani?<br />
-bizi konuşturup durma; eylem ifa edilmiştir mi diyorsun böyle susarak?</p>
<p>-eylerin gereği zaten mücellitten çıktıktan sonra yerine getirilmiş, şiirin rüyasındaki gerillalar yazılması gerekeni yazıp yarabere içinde de olsa üslerine dönmüşlerdir mi demek istedin yoksa?<br />
-allaallaah, bütün yanıtları biz verdik ya..</p>
<p>-şiirinin kekemece’yle evrildiği dil evrenini, bu uğrağı nasıl anlayabiliriz?<br />
-meçe: &#8220;şairin hayatı şiire dahil&#8221; demişti c. süreya; şiirimin giderek başka bir dil dünyasına evrildiğini söylerken, hayatım için de bunu söylemiş olmalısınız diye anlamak istedim. daha da ileri gidip o. wilde ya da bizim neyzen tevfik gibi &#8220;ben dehamı hayatıma verdim, yazdıklarım sadece yeteneğimdir&#8221; demek isterdim. yani hayatımızın dahil olmaya çalıştığı şiirimiz bir yolculuksa eğer, seyirdefterinde sürekli yeni uğraklarla karşılaşmak, bu anlamda başka dil dünyalarına evrilmek biraz da böyle bir şiirin doğasında aranmalı gibi. burda benim kişisel hızım bir kaplumbağanınkinden ne kadar fazladır, bilmiyorum, ama bu serüvende ana vurguyu sahicileşmeye yaptığımız hatırdadır herhalde. bu da, serüvenimizin etik/estetik tercihinin bizzatihi kendisidir. ve böyle bir tercihin asli yönü galiba hep &#8220;gitmek&#8221;tir; nereye? aradığımız yere! aramak dediğimiz de yüzyıllar öncesinden söylenmiş bir cümlenin sırrı ya da kıssadan hissesi: &#8220;arayanlar belki bulamazlar ama bulanlar mutlaka arayanlardır!&#8221;</p>
<p>-yoldaş tedirginliği: veresiye defteri tutmadan düştüğün bu yolculukta kimi zaman bir yara kimi zaman da bir gülümseme olarak taşıdığın bu şiiri, hatta başka şiirler yazdırtan bu şiiri yazmayı, belki giderek yalnızlaşmayı göze aldırtan şey ne olabilir?<br />
-kekemece: bu başka bir şey tabii; gövdemin önemsenebilir hatta hatrısayılabilir kırılmalardan oluşan bir toplam olduğunu düşünüyorum: su kırılması, ışık kırılması, düş kırılması, aşk kırılması, dal kırılması vb. bunca biriken kırılma kendince bir cesareti de edinmiş olsa gerekir. bunu, sadece gölgemde biriken şiire atfettiğim bir rol olarak söylemiyorum; burada kırılmanın –eğilmenin değil ama- evet, kırılmanın biriktirdiği müthiş öfkeye övgü yapıyorum. bunun, kırılmalardan doğrulan insanlarda karşılığı olacağını düşünüyorum. yani kırıldığı yerden doğrulmanın sırrı, büyüsü, sızısı ve öfkesi hissedilir bir şeyse birileri tarafından, bu şiir de onu hissedenler için işliklerden biri olabilir elbette; bu, mazlumların, mağdurların ya da &#8220;hayır&#8221; deme hakkını ısrarla korumak isteyen kederli bir gülümsemenin ortak kazanımı olarak da görülebilir. doğru mu hatırlıyorum, ritsos; &#8220;şiirimizin etiği, yeni yaratıcılar yaratmak olmalıdır&#8221; demişti sanki. sonrasında muhtemel bir yalnızlaşma mı? mümkündür ama bunu da kan ila boranda bile &#8220;şu dağın ardında ne var acaba&#8221; diye öncelikle yola düşene sormalı; insan, yürüdüğü yere gider..</p>
<p>-gölgesini izleyen ‘gönülsüz köpek’/ mu mu: özel ilgi alanım olduğu için soruyorum; kin var mı bu yolculukta, kin?<br />
-hatıradır, ardına düşer/ hüseyin: kin yok ama öfke var. kin ile öfke arasındaki ayrımı burda da yapmakta yarar var. evet, kekemece’de çok açık bir öfke var. altı yaşındaki bir çocuğu mezrasından koparıp yola düşürüyorsunuz; ormanından, ırmağından, çıplak ayak yürüdüğü yollardan, cevizin yeşilinden, kayaların kınasından, sularında birlikte yüzdüğü alabalıklarından, köpeğinden, arkadaşlarından yani o çocukluk rüyasından koparıp.. sonrası sonsuz bir yolculuk; yeryüzünün herhangi bir ücrasından başlayan ya da başlatılan sürgün kadar ağır bir yolculuk! milyar kadar insanın ve diğer canlıların sürgünü, kırılması, kekemeleştirilmesi yolculuğunda kuşkusuz ki biriken böyle bir öfke var. &#8220;canı yanandan –ne garip- hala fısıltı bekliyorsunuz&#8221; demişti sevgili yücelay sal, böyle bir durum için. daha, ve niye öfke olmasın ki? olmasını değil, olmamasını ahlaki bir düşkünlük olarak anlarım. haa, bu öfkeyi bir farkındalık olarak örgütlemek yolculuğun bir sonraki adımı. kekemece’deki farkındalık mı? ne olsun ki; bu sonuçları yaratan egemenlikçi varoluşlara, egemenlikçi yeryüzü sistem ve kültürlenmesine dair haayli derin bir öfke örgütlenmesi! ama kin değil bu; kin, intikam gerektirir çünkü ve sözü edilen farkındalık böyle bir intikam ilkelliğini hazmedemez. şiirin öfkesi; içine yuvarlandığı, doğurduğu, büyüttüğü ve düş gören yolculuğun gölgesine düşürdüğü bir öfke! bu, insanı ve yeryüzünü teslim almak ve tüketmek isteyen kapitalizme ve her türden egemenlikçi ideoloji/yaşambiçimi ve kültürlenmesine duyulan bir öfke. yani.. öfkemden mi ne, sözü uzun tuttum galiba?</p>
<p>-kırmızı karınca: bu öfke, yani yeryüzü kekemeleri mi bildiğin her dilden sana bu şiiri yazdırıyor?<br />
-meçe: öyle olsa gerekir; şiire, hadi ben de bir şiir yazayım diye başlamadığımı biliyorum. tanık olduğum bir acı, onun sarsıntısı, öfkesi ve çaresizliği otuz yıl önce bana ilk dizelerimi yazdırtmıştı. kekemece’nin de şimdi durum olarak görmeye çalıştığıdır bu; yeryüzünde en çok konuşulan dil ingilizce, ispanyolca, çince filan değil, düpedüz kekemece’dir! insan ulusal, cinsel vb. türden kimliğinde, aşkında, dostluğunda, öfkesinde, düş, tasarım ve eylemliğinde, sözün kısası insan kendisine dair hemen her durum ve hissedişini dile getirmekte kekemeleştirilmiştir! bunu görmek, meşru olmadığını söylemek, neden olan eğemenlikçi sistemlere &#8220;hayır&#8221; deme hakkını kullanmak etik/estetik uzancıdır kekemece’nin, dili döndüğünce bunu söylemeye çalıştı. ayrıca, reel anlamda sadece iki dilde şiir yazabiliyorum; türkçe ve kırmançca.. bazen de edindiğim kimi söyleme biçimleriyle diğer yeryüzü dillerinden kimi sözcük, dize ve sesler katıyorum bu yolculuğa..</p>
<p>-kitabın adı biraz da bu nedenle mi kekemece?<br />
-denilebilir ama bu adın daha özelde nerden geldiğini hemen söylemek istiyorum; biliyorsunuz, sevgili ahmet telli &#8220;kekomeçe&#8221; adlı bir şiir yazmıştı benim için, ki kitabın sonsözü aynı zamanda, evet, kekemelik izleği neredeyse bende ilk kitaptan beri var ama kitabın adının &#8220;kekemece&#8221; olmasını asıl kışkırtan ahmet telli ve bu şiiri oldu. vesile kılarak söylemek isterdim ki; bu kitabın biçimlenmesinde ahmet telli’nin editörel, şair ya da şiir ilgilisi pek çok arkadaşımın (örneğin a. satıcı, b. duman, ö. kızılkaya, n. aday, f. öztürk, a. türkmen, ş. ol, c. demir, özgür, müjde, unuttuklarım varsa bağışlasınlar ama) eleştirel katkısını duyurmamış olmak benim için zulüm olur. bunu, yaratım sürecinden sunum süreçlerine kadar şiirimizin kolektif bir eleştiriden geçişine önemli bir tanıklık olarak da anlamak istiyorum; bir de, yeryüzü kekemelerinin dayanışması olarak..</p>
<p>-akşamın sokağını toplayıp gelen telaş: şiirinin mimarisinde acayip bir özen var. ütüsüz gömlekle sokağa çıktığın görülmüştür de bir tek şiirinin ütüsüz olarak dergi ya da kitap sayfalarına teşrif ettiği pek görülmemiştir, niyedir?<br />
-gözlerin ve sesinin tınısı bunu övgü gibi iletse bile, ben bunu eleştiri olarak anlamaktan yanayım. a. satıcı bunu, &#8220;giyiminde belki çok dikkatli değil, ama şiirinde çok özenli&#8221; diye yazmıştı. olabilir. ama ütüyü bir tarafa bırakırsak; bunun, kendi başıma işaret ettiğim, çok özel bir şiir tekniği ve özeni olduğunu düşünmüyorum. çünkü bu öğrenilen bir şeydir; öğrendikçe kendi dilime tercüme etmeye çalıştığım bir şiir pratiği bu; şiirin imge örgüsü, mimarisi, ana ya da çağrışım imgeleri, morfolojisi, ritmi vesaire vesaire.. bütün bunlar en yakınımdaki arkadaşımdan en uzaktaki bir şiir ilgilisinin pratiğinden öğrenilmiş şeyler olarak görmekte hakkaniyet var. şiir bugün yazılmaya başlanmadı ki! devasa bir birikimi var yeryüzü şiirinin; mesele bizim lütfedip bu ummana eğilip bir bakmamız ve..</p>
<p>-dil ile oynamayı sevdiğin söylenebilir mi?<br />
-değil, dille oynamak değil kastım ve dil karşısında haddim de değil bu; belki dille tartışma denilebilir. yani dille tartışarak onu yeniden ve yeniden öğrenme ve anlamlandırma babında bir hesaplaşma bu; biliyorsunuz, türkçe benim sonradan öğrendiğim bir dil, ve dili öğrenmeyi sürdürmek olarak anlıyorum bu tartışmamı; dilin nüanslarındaki saklı olanı, ki bu o dilin sırrıdır kanımca, evet, o nüanslarda saklı olanı bulmaya çalışmak bitip tükenmeyecek bir serüvendir. bin yıllardır dillerin içine doğan ve yine o dillerin içine ölen bu muazzam nüansları düşünür ve şiir yazarak o dilin içinde minnacık da olsa kişisel bir nüans/dil olmayı özlediğimizi görürsek, dille bunca boğuşmanın önemi biraz daha açığa çıkar sanki, değil mi?</p>
<p>-bu boğuşmacanın okura faturasını dert edinmiyor musun?<br />
-kekemece’nin itiraz hakkı: sanmıyorum. böyle yaparak okuruna karşı şiir yazmak gibi anlaşılıyor bu, ve bir yanıyla doğru bu ama içinde barındırdığı bir diğer ciddi yanılgıyı da daha baştan tashih etmek gerekiyor; &#8220;okurum&#8221; gibi bir tanımlamayı reddetmeden, okura karşı şiir yazıyor olmak pek anlaşılır olmuyor kanımca. bu, pek şık değil yani. reddiyeyi en baştan çıkarmak gerekiyor sanki; mülk edindiğin &#8220;okur&#8221;unu reddettikçe, senden talep ettiği şiiri estetik, düşünsel ve davranışsal uzançlarıyla reddettikçe kendin olmayı, eşitlerden biri olmayı, kendi kişiliğine sahip çıkan bir şiir olmayı mümkün kılabilirsin. diğeri, karşılıklı bir rüşvet alış-verişi gibi duruyor.</p>
<p>-kederli sesler geceyi sever/iç: bu, vicdani bir rahatlama gibi gözükmüyor mu?<br />
-belki. ama şiir aynı zamanda vicdani bir pratik değilse başka nedir ki? bunu hem etik hem de estetik tutum alış babında söylüyorum. bunu, özgürleşmeyen özgürleştiremez bağlamında söylüyorum. yazılan şiir eğer yazanına karşı bile itiraz hakkını kullanamıyorsa daha en baştan rehin alınmıştır anlamında söylüyorum bunu..</p>
<p>-böylece, yaygın okunmama ihtimalini de göz almaktan sözetmiş oluyorsun?<br />
-kesinlikle! yazanının güncel talep ve hırsından özgürleşmemiş şiir zaten kendisi olamamış demektir. kendisi olamayan şiir, başkası ya da verili bir talep karşılığında yazılmış şiirdir ki istediği kadar çok okunsun çok satsın, bana sahici gelmiyor. kapitalist piyasanın tutsağı olmakla bunun arasında ne fark kalıyor ki? burda şiirin toplumsallaşması ile kitleselleşmesi arasındaki ayrıma da dikkat çekmeye çalışıyorum. yazdığınız şiirin yaygın okunmasını elbette ki istersiniz ama neye karşılık?</p>
<p>talebin ya da kişisel hırsınızın yazdırdığı bir şiir mi yoksa birikiminizin, imge dünyanızın size yazdırdığı bir şiir mi, sorun buna verilecek yanıtta saklı. diyelim ki kırmançca şiir yazıyorsunuz; kaç kişi okuyabiliyor bu şiiri? hiç denecek kadar az. az okunuyor diye bu dille şiir yazmayacak mısınız? olamaz. bu anlamda şiirin yaratım sürecinden sunum biçimlerine kadar okurun talebi sizi belirlemiyorsa, para ya da şöhret gibi kişisel hırslarınız şiirinizin önünü kesmiyorsa, kendinizi niye çok daha sahici ve özgürleşmiş hissetmeyesiniz ki?</p>
<p>-özgürleşmeyi çok mu kutsuyorsun ne?<br />
-özgürleşmeyi kutsamak mı? sanmıyorum. kutsanmış her şeyin gidip dinde ya da dinleştirilmiş bir ideolojide karşılığını bulacağını az çok bilmenin deneyimiyle, bunun böyle olduğunu sanmıyorum. ama tarihsel bir şiir izleğini sürdürmeye çalışan şiirimiz de özgürleşmenin rüyasını görme pratiği değil mi aynı zamanda?</p>
<p>-iyi de fadıl, aynı pratiğin içindeki insanlar değil miyiz ki bu soruları sorup duruyoruz biz?<br />
-aynı pratiğin içinde olmak aynı şiiri yazmak değil ki! yazma süreçlerinde estetik tavrı paylaşsak bile bizim asıl ortaklaştığımız işin etik boyutu, değil mi? hem, mç de giderek yaşlanıyor artık; a. telli’den sonra ona da baba diyeceğiz gibi. o anlamda..</p>
<p>-o anlamdaysa sorun yok; kekemece’de bunun izlenimi var zaten. derken..<br />
-derken soralım yine; kekemece ne derse desin, pek okur mehmet çetin’den rüzgar ve iklimi ile birağızdan’daki şiirleri bekliyor yine..</p>
<p>-bu beklentiyi tersten de okumak mümkün; &#8220;okur&#8221; dediğin böyle yaparak bir anlamda kendi iktidarını kurmuyor mu şair üzerinde? istediği şiiri yazdırtmak gibi..<br />
-ama meçe’nin şiir serüveninde kekemece bu iktidar koltuğunu hayli sarsıyor gibi; bu, sanki öncekilerden de kopan bir şiir.. iyi ama hep bozup hep kopup gitmekten dünyaya ne kalacak? kimisi saçları aklaşmadan sevilmek ister, kimisi ölmeden önce saçları aklaşsa bile sevilmek ister ve kimisi de öldükten sonraya da kalmak isterken..</p>
<p>-onu, muhatapları yanıtlasın derim; ben hakikaten ve öncelikle devrimci olmak istiyorum; en genel anlamından en özeldeki şiir pratiğine kadar bu böyle. ilk iki kitabımdaki şiirleri ya da hatıradır, yak bu fotoğrafı ile aşkkıran’daki şiirleri, hatta ve özellikle asmin’i yazmamı isteyen olabileceği gibi hiç yazmamamı isteyen de olabilir. bunların hepsi olabilir ama gerçekten ilgili olduğum bunlar değil; kimsenin duyarlılık ve vicdanını satın almak istemediğim kadar kimselerin de bunu benden istemeye hakkı olmadığını düşünüyorum, her ne adına yapılırsa yapılsın! kimse bana borçlu değil ve benim de kimselere borcum yok! ne kimselere ne de kitaplarıma; minnetim yaşayıp geldiğim hayata, o hayatın düş ve pratiklerine, yaratı süreçlerinden sunuma kadarki etik/estetik tercihlerime, bugünüme, özneleri olmaya çalıştığımız düşümüze, kendimle hesaplaşarak yürümeye çalışmama..</p>
<p>-yazdığın gibi, konuşurken de sözcüklere özel vurgu yapıyorsun, nedir bu ilişki?<br />
-hüseyin: sözcük, bir sözcük mü sadece? ya onun ardındaki bin yılların hayatı? bu anlamda sözcüklerin, sokağa tükürülür gibi kullanımına itiraz hakkı desek buna? şiirden söz ediyorsak; yazdığı şiirdeki her bir sözcüğün rüyasını görmeyenin, yazdığı şiirle ilişkisinin sahiciliği konuşulmaya değer. kendine müdahaleden başlayarak içinde durduğun hayata ve onun diline bir müdahalen yoksa, bunların şiirinde de sözcük olarak dahi tekabüliyetleri yok demektir. olmayınca, evet, yan yana getirdiğin sözcüklerle rahat okunan, popülerleşen şiirler yazabilirsin ama bu verili olanla uzlaşmadır!</p>
<p>sistemle, bu anlamda onun dildeki karşılığıyla varılmış böyle bir uzlaşmayla ancak tüketim ideolojisinin bir efekti olursun, o kadar. bu anlamda, abartarak yinelenebilir ki şiir, sözcüklerin rüyasını görmekse..</p>
<p>-gecenin bu vaktinde rüya sözcüğü kulağa çok hoş geliyor ama; şiir ne olacak, şiir? kaldıkça bu dünya karşısında kekeleyerek mi kalacak yani?<br />
-bir düşe, sevgiliye, yoldaşa, çocuğa, ağaca, dala, ırmağa ya da bir çift gamzenin gülümsemesine karşılıksız sunmaktan başka değişim değeri olmayacak bir etkinlik olarak mı kalacak şiir? bilmiyorum. kalacak mı onu da bilmiyorum ve çok da ilgili değilim bununla; içinde durduğumuz şiir pratiğinin devrimci dinamiği de buradan geliyor kanımca. kalmak gibi bir dert edinmeden çok, yaşadıkça ve yaşandıkça kendisini ifade eden. &#8220;buradayım&#8221; diyebilen bir şiir.. ötesini bilmiyorum ve şiirin de bunu çok merak ettiğini sanmıyorum. şiirin, mezar taşına ihtiyacı yok; şurada doğdu, şurada büyüdü, şurada öldü gibi.. evet, insanlaşmanın ve doğalaşmanın bir karşılığı olarak bu şiir kekemece de olsa meramını anlatmanın bir yolunu bulacaktır, buluyor. bu şiir, bir açıkyara gibi yaşayan insan ve doğanın düşlerine sızarak, onun hayır diyen sesiyle özgürleşmek istiyor ve onun aşkhali’ni özlüyor, özlüyor..</p>
<p>-fadıl öztürk/murathan muradoğlu: özlemekle kalmayıp o özlemin ardına düşen şiirin serüveni içinden iyi geceler dedik. başkasının diliyle dünyayı ezberlemektense kendi diliyle kekemeliği bile farkındalığı insanın. ömrümüze yüklenmiş ezberleri bozan ve hayatın her alanında kendi cümlesini kurma zahmetine girenlere her dilden şiirle göz kırparak, iyi sabahlar şiir, demek istedik..</p>
<p>(…)<br />
sehpada yine o siyah çakmak, sigara, bir çift gamze ve bir de ucu kırık bir sustalı duruyordu biz sabaha çıkarken ve sayıklar gibi konuşmasını sürdürüyordu mehmet çetin ve yine gidecek gibiydi;</p>
<p>-düş yolcusu: atlarım nerede benim. nerede benim atlarım..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=151</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Chimamanda Adichie: Tek hikayenin tehlikesi</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=145</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=145#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2010 21:24:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[(türkçe altyazısı bulunmakta)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(türkçe altyazısı bulunmakta)<br />
<object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="446" height="326" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="wmode" value="transparent" /><param name="bgColor" value="#ffffff" /><param name="flashvars" value="vu=http://video.ted.com/talks/dynamic/ChimamandaAdichie_2009G-medium.flv&amp;su=http://images.ted.com/images/ted/tedindex/embed-posters/ChimamandaAdichie-2009G.embed_thumbnail.jpg&amp;vw=432&amp;vh=240&amp;ap=0&amp;ti=652&amp;introDuration=16500&amp;adDuration=4000&amp;postAdDuration=2000&amp;adKeys=talk=chimamanda_adichie_the_danger_of_a_single_story;year=2009;theme=the_creative_spark;theme=speaking_at_tedglobal2009;theme=master_storytellers;theme=new_on_ted_com;theme=words_about_words;event=TEDGlobal+2009;&amp;preAdTag=tconf.ted/embed;tile=1;sz=512x288;" /><param name="src" value="http://video.ted.com/assets/player/swf/EmbedPlayer.swf" /><param name="bgcolor" value="#ffffff" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="446" height="326" src="http://video.ted.com/assets/player/swf/EmbedPlayer.swf" flashvars="vu=http://video.ted.com/talks/dynamic/ChimamandaAdichie_2009G-medium.flv&amp;su=http://images.ted.com/images/ted/tedindex/embed-posters/ChimamandaAdichie-2009G.embed_thumbnail.jpg&amp;vw=432&amp;vh=240&amp;ap=0&amp;ti=652&amp;introDuration=16500&amp;adDuration=4000&amp;postAdDuration=2000&amp;adKeys=talk=chimamanda_adichie_the_danger_of_a_single_story;year=2009;theme=the_creative_spark;theme=speaking_at_tedglobal2009;theme=master_storytellers;theme=new_on_ted_com;theme=words_about_words;event=TEDGlobal+2009;&amp;preAdTag=tconf.ted/embed;tile=1;sz=512x288;" bgcolor="#ffffff" wmode="transparent" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=145</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1958 yılında bir gün</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=134</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=134#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 12:30:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=134</guid>
		<description><![CDATA[“İnsanlar yarım bir elmaya benzer ve hep diğer yarılarını ararlar,” denilir. Pelé’nin diğer yarısı bir futbol topuydu ve onu bulup güzel bir çalım attı&#8230; Heyecanla izlenen bir film gibidir Dünya Kupası. En büyük takımlar, en büyük futbol yıldızları dublörsüz, hilesiz, tamamen doğaçlama olarak kendilerine özgü renkleri, tarzları ve oyun karakterleriyle bezenmiş maçlarda kıran kırana bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://pinklayer.net/wp-content/uploads/2009/12/pele-pic_1390242c.jpg" alt="pele-pic_1390242c" title="pele-pic_1390242c" width="460" height="288" class="alignleft size-full wp-image-136" /><br/><strong>“İnsanlar yarım bir elmaya benzer ve<br />
hep diğer yarılarını ararlar,” denilir. Pelé’nin diğer yarısı<br />
bir futbol topuydu ve onu bulup güzel bir çalım attı&#8230;</strong></p>
<p>Heyecanla izlenen bir film gibidir Dünya Kupası. En büyük takımlar, en büyük futbol yıldızları dublörsüz, hilesiz, tamamen  doğaçlama olarak kendilerine özgü renkleri, tarzları ve oyun karakterleriyle bezenmiş maçlarda kıran kırana bir mücadele sergilerler.<br />
Müdavimi olunmasa bile, çoğumuzda Dünya Kupalarından bir iz, bir isim, bir anı kalmıştır. Yediği güzel gol için karşı takımın golcüsünü kutlayan Sovyetler Birliği kalecisi Yuri; bir ayağı ötekinden uzun olduğu için yengeç gibi giderken ayağından topu almanın en güç olduğu futbolcu Garrincha; zamanında kısa boyundan dolayı, “Senden futbolcu olmaz,” denilen ama Almanya’ya kupayı hediye eden Gerd Müler; 1986 kupasında Arjantin’in yedi maçının altısını almasını sağlayan ve dört eski şampiyonu eleyerek kupayı kaldıran takımın golcüsü Maradona; 1143 saat boyunca gol yemeyen İtalyan kaleci Dino Zoff ve onun rekoruna son veren Haitili Sanon; işten izin alıp kupaya gelen Kamerun takımının oyuncusu Ebwelle’in, turu geçince televizyonda patronundan bir süre daha izin vermesini istemesi; ya da Paola Rossi, Kempes, Cruyff ve Beckenbauer gibi birçok yıldız&#8230;<br />
<span id="more-134"></span><br />
Mücadele gizliden gizliye de olsa, hep aynı noktaya doğru gider: “En büyük kim?”<br />
FIFA’nın ve diğer futbol organizasyonlarının yüzyılın futbolcusu seçtiği, futbolun kralı olarak tanımlanan tek bir isim var: Pelé<br />
Forma giydiği 1956-1974 yılları arasında toplam 1280 gol atmış, takımını 9 kez şampiyon yapmış, ülkesine 3 kez Dünya Kupası’nı armağan etmiş ve kariyerinin zirvesinde aktif futbol hayatını bırakmış bir virtüöz olmasının dışında müzik, şarkı sözü yazarlığı, aktörlük, bakanlık gibi “ek iş”ler de yapmış efsane bir oyuncudur Pelé.<br />
Bütün hikayelerdeki kahramanlar ilk önce kendilerine bir isim kazanırlar ve sonra da o isim bir efsane haline gelir. Pelé’nin öyküsünde de böyle gelişti olaylar. Sokaklarda, boş arsalarda futbol hayatına başlayan “Edson Arantes do Nascimento”, ismini meşrubat şişelerine ve tenekelere vurduğunda çıkan sesten aldı. Tenekeler oraya buraya çarptıkça “ple ple ple” diye ses çıkarıyordu, arkadaşları “Hadi Edson, ple ple diye bağırtsana kutuları,” diyorlar ve o boş kutulardan çıkardığı ses daha sonra onun Pelé diye çağrılmasına sebep oluyordu.<br />
1956 yılında Brezilya’nın Santos takımında profesyonel futbol hayatına başladı Pelé, 17 yaşında 58 golle kırılması zor ilk başarısını göstererek gol kralı oldu. Onu bir futbol yıldızı yapacak olaysa, 1958 Dünya Kupası’ydı.<br />
Uluslararası düzeyde popülerleşen 1958 Dünya Kupası, Sovyetler Birliği, Yugoslavya gibi kutuplaşmış dünyanın taraflarının da katılımıyla farklı bir havaya bürünmüştü. Bütün dünyanın gözü İsveç’e çevrilmiş, daha maçlar başlamadan kupanın takımları hakkında çeşitli rivayetler ve olasılıklar gündemin ilk sırasına oturmuştu. Öyle ki, gazetelere gelen haberlerden birinde Brezilya Milli Takımı hakkında, “Brezilyalılar, Dünya Kupası’nı almak için bütün tedbirlere başvurdular. Beraberlerinde bir aşçı, bir dişçi ve bir de ruh doktoru Carvalhaes’i getirdiler,” gibi esprili yazılar bile yer alıyordu ama bu şampiyonaya getirdikleri asıl şeyi henüz fark etmemişlerdi… Asrın en büyük futbolcusu ilk kez kupalara katılıyordu.<br />
İsviçre’de düzenlenen turnuvada “Küçük Pelé” o zamana kadar Dünya Kupalarına katılmış en genç oyuncu unvanına sahipti. ﬁüphesiz, kupada ve bu efsanenin doğuşundaki en hoş ayrıntılardan biri, henüz ünlü bir yıldız olmadan onunla ilk röportajı yapan gazetecinin Halit Kıvanç olmasıdır. Bunun sebebi daha iyi işleyen bir futbol servisimiz olması ya da herkesin sahip olduğu bir şansı bizim değerlendirmiş olmamız değildi. Hatta tam tersi, kupa haberleri gazetelere ancak iki gün sonra sağlıklı ve ayrıntılı olarak gelebiliyordu ve kupaya katılmadığımız için radyodan canlı yayın da yapılmıyordu. Türkiye, Asya-Afrika grubuna verildiği ve İsrail’le yapması gereken maçı dönemin siyasi gelişmeleri nedeniyle oynamadığı için, o müsabakalara ne kafilesiyle ne de futbolcularıyla katılmıştı. Ama birinin bize kupalarda olan biteni anlatması gerekiyordu ve Halit Kıvanç diğer gazetecilerle birlikte Hotel Bromma’da kalmaktaydı. Bir gün, bir gazeteci arkadaşı Brezilya Milli Takımı’ndan iki futbolcuyla röportaj yapılacağını söyler. Bunlardan biri ünlü futbolcu Zito’dur. Bütün gazeteciler röportaj yapabilmek için telaşla koştururken, yanındaki genç çocuğun kim olduğuyla pek ilgilenmezler. İşleri biten gazeteciler bir başka ünlü isimle röportaj yapmak için başka bir yere giderlerken, Halit Kıvanç insani bir duyguyla Zito’nun yanındaki gencin yanına gidip onunla röportaj yapar. Genç adam yabancı dil bilmiyordur, Brezilyalı bir spiker yardımıyla konuşulur ve birlikte fotoğraf çektirirler. Bir efsanenin doğuşuna tanıklık etmekte olan Halit Kıvanç, bir ay içinde parlayacak bir yıldızın ilk röportajını yaptığını bilmemektedir. Ünlü yıldız Pelé’dir o kişi. Halit Kıvanç mütevazı kişiliğiyle, “Eee, biz Türküz&#8230; Teknikte üstün ülkelerin adamı olmadığım için, &#8220;önce insanlık&#8221; duygusu itti beni o gence doğru,” diye keyifle anlatıyor “Kupaların Kupası Dünya Kupası” adlı kitabında.<br />
O günden sonra ise, Brezilya’nın forvetinde Garrincha, Vavá, Zagalo gibi döneminin en usta futbolcularıyla oynayan genç, çeyrek finalde kendinin ilk ve takımının da tek golünü Galler’e attığında, artık gazeteciler bu çocuğun kim olduğunu araştırmaya başlamışlardır. Yarı finalde ise yine efsane bir takımla karşılaşır Brezilya. O zamana kadar kupanın en çok golünü atmış ve en farklı sonuçlarını Fransa almıştır. Just Fontaine, 13 golle kupanın gol kralı olmuştur bile ve o maçta forvet olarak görev alır Pelé. Vava ve Didi’nin ardından ikinci devrede attığı 3 golle maç 5-2 tamamlanır. İkinci yarı, Brezilya’nın attığı goller kadar oynadığı oyun da göz kamaştırmıştır. Öyle ki, tribünlerdeki kimi Fransız, kimi Avrupalı, kimi Brezilyalı bütün taraftarlar Brezilya takımını ve Pelé’yi ayakta alkışlamaktadırlar.<br />
Pelé artık bir yıldızdır. İsveç milli takımıyla Rasunda stadında oynanacak final maçı ise kupanın unutulmaz anlarından biri olur. 3. dakikada İsveç Lieldholm ile 1-0 öne geçer, Brezilya 9. dakikada Vava ile beraberliği yakalar ve 32. dakikada yine Vava takımını öne geçirir. Final maçının unutulmaz golü ise yine Pelé’nindir. 55. dakikada 18 içerisinde göğsüne indirdiği topu bir İsveçli futbolcunun üzerinden aşırtıp hızla dolanarak topu filelere yollarken bütün dünya havaya kalkmıştır. 68. dakikada Zagalo’nun attığı golle Brezilya 4-1 yapar skoru. 80. dakikada İsveç Simonsson ile bir gol bulmuşsa da, Pelé perdeyi kapatacak golü 90. dakikada kaydeder ve maçın skoru belli olur: 5-2.<br />
Daha sonrasında Pelé’nin futbolu dünyanın her yerinde herkes tarafından bilinir oldu. Futbol tarihinin en centilmen ve en saygı duyulan futbolcusuydu artık o. Topla buluşmadaki yeteneği, başka futbolcuların hareketlerini önceden sezerek 18 içerisinden attığı en şık, en gösterişli gollerin yanı sıra hep zirvede olmasına rağmen hiç şımarmaması ve mütevazı kişiliğiyle de herkesin sempatisini kazandı.<br />
Pelé’nin herkes tarafından kral olarak anılmasındaki bir sebep de dünyada hiçbir futbolcunun yapamayacağı bir hareketi yapmış olması, bir savaşı durduran ilk futbolcu olmasıdır. Pelé, 1967 yılında Nijerya iç savaşı sırasında başkent Lagos’ta yapılacak bir gösteri maçına çıksın diye ülkede 48 saat ateşkes ilan edilmişti.<br />
1962 Dünya Kupası’nı Brezilya Milli Takımı kazanmıştı ama 1966 Dünya Kupası’nda da rakipleri Pelé’yi durdurabilmek için fazla sertlik göstermiş ve iki kupada da takımının açılış golünü atmasına rağmen final maçına gelemeden sakatlanarak kadro dışı kalmıştı. Pelé’nin futbol kariyerinin en önemli turnuvası 1958 Dünya Kupası oldu ama futbolseverler için en büyük olduğu turnuva 1970 Dünya Kupası’ydı. Bu, Pelé’nin katıldığı son Dünya Kupası olmakla birlikte, Dünya Kupası’nın kurucusu olan Julet Rimet’e adanmış kupaların da sonuncusuydu. Çünkü Rimet, “Kim bu kupayı üç kez kazanırsa, bu kupa sonsuza kadar onda kalsın,” demişti. Her dört yılda bir el değiştiren kupa, bundan sonra sonsuza kadar Brezilya’da kalacak ve bundan sonraki kupalar FIFA Dünya Kupası olarak verilmeye başlanacaktı.<br />
Havaların sıcaklığı ve oksijen yetmezliğinin yaşandığı en yüksek yerlerden birinde, Mexico City’de oynanan müsabakalar futbol kalitesi olarak en uç noktalardaydı. &#8220;İlk&#8221; kez oyuncu değişikliğine izin verilen kupada, Brezilya ile baş edecek takım yok gibiydi. Öyle de oldu. Brezilya çeyrek finalde Peru’yu 4-2, yarı finalde Uruguay’ı 3-1 yendi. Herkes Brezilya ile kimin oynayacağını belirleyecek Almanya-İtalya maçını bekliyordu artık. İtalya’nın maçı kazanmasıyla da, final maçının tarafları belli olmuştu. 107 bin kişinin izlediği final maçında Pelé, açılış golünü attıktan sonra hem takımı yönetme kabiliyeti hem de topla buluştuğu anda benzersiz bir keyif veren futboluyla “kral” olduğunu bir kez daha kanıtladı. Maçın skoru 4-1’di. Binlerce kişinin alkışlarıyla Brezilya takımı kupayı 3. kez evine götürürken, bu maçta Pelé’yi tutmakla görevli Burgnich, futbolcu hakkındaki hayranlığını şu şekilde açıklıyordu: “Topa doğru birlikte sıçradık Pelé ile. Benim ayaklarım yere değdiğinde bir baktım, Pelé hâlâ havadaydı!”<br />
Pelé, futbolu 1974’de Santos’da bıraktı ama 1975 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde New York Cosmos takımında yeniden forma giydi. Futbola geri dönüşünün altında hem maddi problemler hem de Amerika’da futbolu sevdirmeyi amaçlaması yatıyordu.<br />
1977 yılında takımını şampiyon yaptıktan sonra profesyonel futbol hayatını bıraktı.<br />
Bir şey nerede başlarsa orada biter derler. Öykünün sonunda da Pelé, futbolu bırakmasına rağmen futboldan kopmadı ve hep yeşil sahaların yakınında bir yerlerde, aklımızın futbola ait bir yerinde krallığını halen sürdürüyor.</p>
<p>BULUTLU SERİN BİR STOCHOLM YAZINDA GENÇ FUTBOLCU<br />
BİR GAZETECİYLE İLK RÖPORTAJINI YAPAR. BU İKİ GENÇ ADAM DAHA SONRA DÜNYA KUPASI DENİNCE AKLIMIZA GELEN İKİ Kİﬁİ OLACAKLAR&#8230; HALİT KIVANÇ VE PELé&#8230;</p>
<p>PELé’NİN KARİYERİNDEN NOTLAR<br />
1956-1957: Futbol Kariyerine Santos Futbol Klübü’nde başladı. Genç takımda oynarken kısa sürede Santos’un A takımında sol forvet yedeği olarak oynamaya başladı. 57 yılında attığı 17 golle ligde gol kralı oldu.</p>
<p>1958: Ligde gol krallığını 58 golle sürdürürken, takımını da şampiyon yaptı. Ayrıca, İsveç’te düzenlenen 6. Dünya Kupası’nda üstün performansı ile milli takımına şampiyonluğu kazandıran golleri attı.</p>
<p>1959-1960: “Copa America” kupasında Santos final oynadı, Pelé dokuz golle kupanın gol kralıydı. Ligde 45 golle gol kralı oldu. 1960 yılında da lig şampiyonluğu ve 33 golle gol krallığını kazandı.</p>
<p>1961: Lig şampiyonluğu, 47 golle gol krallığını kazandı. “Copa Libertadores” kupasını kazandı. Brezilya Devlet Başkanı Jenio Quadros tarafından “milli hazine” ilan edildi. </p>
<p>1962: Lig şampiyonluğu, 37 golle gol krallığı, ardından Brezilya Kupası, “Copa Libertadores” kupası ve 62 de 7. Dünya Kupası.</p>
<p>1963: 22 golle gol krallığı, lig şampiyonluğu ve Brezilya Kupası ﬁampiyonluğu.</p>
<p>1964: Lig şampiyonluğu, 34 golle gol krallığı, Brezilya Kupası. Rio de Janerio’nun Botafogo takımına 8 gol atma başarısını gösterdi ve bir maçta 3 gol attıktan sonra 5 dakikalığına kaleci Gilmar’ın yerine geçti ve 2 kesin golü kurtararak takımını finale taşıdı.<br />
1965: 49 golle gol krallığı, lig şampiyonluğu ve Brezilya Kupası ﬁampiyonluğu.</p>
<p>1967: Lig şampiyonluğu ve Nijeryanın başkenti Lagos’ta bir gösteri maçı için 48 saatliğine iç savaşın durdurulması.</p>
<p>1968-1969: Lig şampiyonlukları ve 68 Brezilya Kupası. 1969’da da 26 gol ile gol krallığı.</p>
<p>1970: Meksika Dünya Kupası’nda milli takım şampiyonluğu.</p>
<p>1973: Lig şampiyonluğu ve 11 golle gol krallığı.</p>
<p>1977: Cosmos New York ile USA ﬁampiyonluğu ve Black Pearl yayıncılık tarafından yayınlanan biyografisi “My Life and the Beautiful Game” adlı kitabın yayınlanması. </p>
<p>1978: Dünya Barış Ödülü verildi.</p>
<p>1980: Olimpiyat Komitesi tarafından yüzyılın atleti ödülü verildi. Bu, Muhammed Ali, Carl Lewis ve Michael Jordan gibi büyük isimlerin ulaşmak için uğraştıkları bir unvandır.</p>
<p>1994: Brezilya Başkanı Fernando Henrique Cardoso tarafından Spor Bakanlığına atandı.</p>
<p>1997: İngiltere’de onursal ödül olan şövalyelik unvanını aldı.</p>
<p>2000: FIFA tarafından 70 yılın en iyi futbolcusu seçildi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=134</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Çetin&#8217;in iki şiir kitabı yayınlandı</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=121</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=121#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 00:33:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=121</guid>
		<description><![CDATA[T&#252;rk&#231;e&#8217;deki mevcut anlamı dışında Kırman&#231;ca/Zazaca&#8217;da &#8220;kızıl, kırmızı&#8221; anlamına da gelen &#8220;sur&#8221; kelimesinden esinlenerek kurulan Sur Kitaplığı; şair-yazar Mehmet &#199;etin&#8217;in b&#252;t&#252;n kitaplarını yayımlamak &#252;zere yayın hayatına başladı. Uzun yıllardır hem T&#252;rk&#231;e hem de ana dili Kırman&#231;ca ile yazan Mehmet &#199;etin&#8217;in &#8220;Taşa Hatıra&#8221; adlı yeni T&#252;rk&#231;e şiir kitabı ile, 20 yılı aşkındır ana diliyle yazdığı şiirlerden se&#231;ilmiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img hspace="5" height="187" width="122" vspace="5" align="left" border="0" alt="" src="http://pinklayer.net/wp-content/uploads/image/kapak_kucuk.jpg" /> <img hspace="5" height="187" width="123" vspace="5" align="left" src="http://pinklayer.net/wp-content/uploads/image/suredar.jpg" alt="" /></p>
<p>T&uuml;rk&ccedil;e&rsquo;deki mevcut anlamı dışında Kırman&ccedil;ca/Zazaca&rsquo;da &ldquo;kızıl, kırmızı&rdquo; anlamına da gelen &ldquo;sur&rdquo; kelimesinden esinlenerek kurulan Sur Kitaplığı; şair-yazar Mehmet &Ccedil;etin&rsquo;in b&uuml;t&uuml;n kitaplarını yayımlamak &uuml;zere yayın hayatına başladı.</p>
<p>Uzun yıllardır hem T&uuml;rk&ccedil;e hem de ana dili Kırman&ccedil;ca ile yazan Mehmet &Ccedil;etin&rsquo;in &ldquo;Taşa Hatıra&rdquo; adlı yeni T&uuml;rk&ccedil;e şiir kitabı ile, 20 yılı aşkındır ana diliyle yazdığı şiirlerden se&ccedil;ilmiş &ldquo;Sur&ecirc;dar&rdquo; adlı şiir kitapları birlikte yayımlandı.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=121</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pipet Fırtınası</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=111</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=111#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2009 11:29:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=111</guid>
		<description><![CDATA[Güzel bir günün sonunda dağınık bir yatak gibiydi şehir. O şehrin kendisiydi Ferguson. Yağmacı, haydut, sıcak ve samimi. İçinde küçük karınca yuvalarına doğru minik akışlar vardı, sicim gibi. Fasulye sırığı gibi çocuklar yürüyor, hamurişiyle büyümüş kızlar sahil boyunca gelişmemiş vücutlarını şarkıya vuruyorlardı. Birbirlerinin iştahını açan şuruplar içiyorlardı. Yalnız kaldıklarında birbirlerine &#8220;Bu şurubun faydası düzenli olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Güzel bir günün sonunda dağınık bir yatak gibiydi şehir. O şehrin kendisiydi Ferguson. Yağmacı, haydut, sıcak ve samimi. İçinde küçük karınca yuvalarına doğru minik akışlar vardı, sicim gibi. Fasulye sırığı gibi çocuklar yürüyor, hamurişiyle büyümüş kızlar sahil boyunca gelişmemiş vücutlarını şarkıya vuruyorlardı. Birbirlerinin iştahını açan şuruplar içiyorlardı. Yalnız kaldıklarında birbirlerine &#8220;Bu şurubun faydası düzenli olarak alındığında farkedilir&#8221; diyorlardı. Akşam saatlerinin yan etkisine karşı panzehir bulunuyordu. Gecenin ne kadar uzun olacağına dair bir madde yoktu, ve gece, bir törpü edasıyla incecik eliyordu kalplerini, hışır hışır, hayat dolu. Esniyordu gece mahsustan, bilirsiniz insanın uykusunu getirir bu hareketlenme, ama bu seferliğine sazlıklar ve müzik getirdi gece; sazlık en iyi arkadaşı kurbağaya yaslanmış titriyordu. Her evin ayrı ayrı yaşadığı trajik bir terapiydi uyku, hep aynı şekilde gelen.</p>
<p><span id="more-111"></span></p>
<p>Kapağı sıkışmış bir kavanozu zorluyordu Ferguson. Bunu yapmama hiç gerek yok aslında diyordu uyanmaya karar verirken. Geceye geç kalma korkusu vardı Ferguson&#8217;un. Apartman merdivenlerinde koşarak 4 katı çıkan çocuk beşinci katta durdu, -merdivenleri ikişer ikişer atlamıştı- kapıyı açan kadının konuşması kapanan kapıyla kesildi. Merdiven otomatiği kapandı. Gözlerini açtı, sonra ışıkları. Tozdan ne renk olduğu belli olmayan battaniyeyi içteki odaya atarken ayağıma takıldı, yani bir makasa. Morel marka siyah saplı, kumaşları çok düzgün kesen birinden kalmış bir makas; olmadığı bilinen şeylere inanılan bir zamandan kalmış, anlamını yitirmiş. Kirli mavi bir klozette, sırrı dökülmüş aynada kurbağa gibi yeşil, bukalemun kadar çirkin yüzüne baktık birlikte. Rüyaları aklını karıştırıyordu, üstelik hiçbirşey hatırlamıyordu. Böcek fısfısını devirdi.<br />
(Ferguson intikamı ciddiye al. Kızamığın ilerki yaşlarda çıkmasının ciddi sonuçları olduğuna inandığın gibi, yüzünü buruşturmanın anlamını ciddiye aldığın gibi. Paranı buruşturmadan sakladığın ve peri yakaladığın pazar filesi gibi. Özür dilemesini anlamadığın peygamberlerin azat metnini imzala yani iyi bir insan ol. Soluğunun sıcak çıktığı bir iklimin bahçelerinde çık artık. Çık annenin içinden yıllar seni değiştiriyor ve ölüm öncesinde karelerin boş olduğu bir film can sıkıcı olabilir. )</p>
<p>Kumbaralar tornavidayla açılmış, saatler deli gibi dönüyordu. Kumbaranın biraz canı acımıştı;  anahtarların kaybolması içine fena halde bir sıkıntı düşürmüştü. Otomatiğin tiktakları başlıyor. O saatin içinden, yani dışarından; &#8220;Zahmet ettiniz ne gerek vardı!&#8221; diye bir ses duyuluyor. Pijamalarınla kapıyı açmış gibi görünüyordun, gömleğin gördüğü bişeylerden çok etkilenmişti, belki ışıktan açık renk bir maviye kaçıyordu, üzerinde tombul bulutlar. Altında son model bir araba, beyaz renkli, temiz, ikinci el, içinde tanımadığın birileri var. “Hadi Ferguson katıl bize”. Herşeyi kendine dahil edebilecek şehvetin kolları kulaklarını sıkıştırıyor, kocaman göğüslerin altında nefes alamıyorsun. Daha kapı kapanmadan unutmak istediğin şeyler ülkesine varıyor onlar, çocuk parkındaki kayaktan kayar gibi. Merdivenin dibindeki saatlerin başında kaçak olmadığını kontrol eden adamlar durumu rapor ediyor. Bangi jamping yapıyor birileri, üzerine düşerlerken hep sen, Ferguson kaçmak zorunda kalıyorsun.<br />
Boşluktan sallanmaktan sıkılmış bir ip gibi duruyorsun o küçük dairede. Bir zamanlar başka bir iple daha uzun ve daha ciddi görevi, bir kopmayla kesilmiş gibi. Kendimi suçlu hissettiriyorsun.<br />
Kara Lahana Barı&#8217;na kapanmasına az bir zaman kala gitti Ferguson. Barın kapısında kapıyı devamlı açık bırakan Siyam&#8217;ın gözleri.<br />
Ferguson iyi bir çörek ustasıydı balerin olduğunu iddia eden bir kadınla, Pişti&#8217;yle tanışmadan önce. Kadın kesin yalancıydı. Şehvetli kollarına aldığı adamları kimse bir daha görmüyordu. Çizgi filmlerdeki kötü tilkiye benziyordu yüzü. Ne zaman işte açık verdi dediğinizde haklı çıkıyordu. Kadın güzeldi bir kere, tesir etmesi çok az zamanını alıyordu. Ne zaman bunun farkedildiğini farketse kılıçlar çekiliyor, sancaktan yanaşıyordu gemiler birbirlerine, bu da onu müthiş eğlendiriyordu tabii. Ferguson rakının özerklik kazandığı gözleriyle öylece bakıyordu, zavallı adamın ruhu güvenlik memuru olmayan bir bankaydı ve soyulmuştu. Ferguson&#8217;un açılmış çiçeği herşeyi upuzun anlatılabilecek gibi oluyor, ajanlar vardır diye susmayı tercih ediyordu. &#8220;Onu sevdiğimi söylesem beni yanlış anlar mı&#8221; dediğinde ikimiz de bu işte zorlanacağını anlamıştık.<br />
Soğuk bir geceydi ve barın dışındaydık. Anladık. Ayna ve ben, jilet ve ben, kolonyalı mendil ve ben. Kartların saat yönünde dağıtılmadığı bir iskambil oyunuydu bu. Bir sürü kere döndürülmüş kibrit kutularının müziğini yapıyordu birkaç masa, içindekiler kısmı gittikçe azalıyordu kibritin. Pişti&#8217;nin pantolonunun kenarından külodunun sarmaladığı çatallar batıyordu bize. Ellerindeki boya lekelerini falçata parçalarıyla kazıyordu. Bacaklarını açmış ve iki tarafa salmış, göğsü içine doğru çökmüştü. Siyah naylon torbada evden getirdiği eskimiş, ufalanmış kek parçacıklarını emerek yedi, kafası iyiydi.<br />
İçine çektiği duman içinde otomatik açılan can simidi gibi şişmişti. Falçata işini bitirmişti. Hırkasının cebinden fare desenli mendili çıkarıp sümkürdü, çantasının ön gözü buruşmuş farelerle doluydu, son fareyi cebine koydu. Eğilip koltuğun altına baktı, meraklıydı; elini koltuğa bırakmıştı, fazlası yaslanmıştı, dahası koltuğu itiyordu belirsiz.<br />
Kalbi, göğsünün arkasına saklanmış, önce kulağı dokunacak şekilde başını eğdi omzunun kadifesine dokundu. Omzunun beyazına, sarısına, kabuklarına. Cesareti gelmişti &#8220;Pişti kız&#8221; dedi, &#8220;sen kızarmış biber, domates ve patates, iyi müzik gibisin yani ama çabuk bitiyorsun&#8221;, güldü, o da tilki gibi güldü.<br />
Masanın üzerinde leblebilerin yanında duruyordum, yükselen dumanın hizasından yukarı doğru bir sinek dik olarak gitti. Bir an gözüm ona takıldı ve dumanda bir yanlışlık oldu dedim.<br />
Ferguson&#8217;a döndü, &#8220;Son zamanlarda ciddisin, çünkü sevdiğin biri var.”, “bende sevilecek birşey görüyor musun”, gülümsedi kadın alabileceği herşeyi henüz almadığı hissi yaratıyordu karşısındaki. Bela istemiyordu aynada kendine bakar gibi baktı Ferguson&#8217;un gözbebeklerine. Kendini kanıtlama fırsatı bulmuş bir peygamber kadar heyecanlıydı karşısındaki. İşveli, sevecen mizacı budala bir adamın yüzeyselliğiyle örtülüydü. dudaklarını büzerek konuşuyordu. Karnını içine çektiğinde kimse ona zarar veremiyordu artık. Birkaç gece önce boyanmış saçları terbiyesini gram eksiltmeden mum gibi duruyordu.<br />
Zihninin ona kötü bir oyun oynadığını biliyordum, oyundan düşmüştü. Bu basite alınamayacak bir şeydi; bunu düşünmek için çok zamanım oldu. Kızamık, iltihap, ebegümeci oldu, en sevdiği çantanın fermuarı bozuldu, tükenmez kalemin içini bulamadı bir süre, bitmiş çakmağın rengi değişti. Buzdolabında çok beklemiş içkiler gibiydi. Gibi&#8217;nin benzetmeye çalıştığı bir sürü şey gibi. Gibi haznemin ne kadar geniş olabileceğinin sağlaması gibi duruyordu. Pişti’nin sahte abisi Kaptan Yung geldi hızla.<br />
- Akşam neredeydin?,<br />
- Bir arkadaşımdaydım,<br />
- Hep böylesin, bir arkadaş çıkıyor ortaya, sonra başka bir arkadaş, çöpe gidiceksin ve bu bir    ironi olmayacak.<br />
- Korkma kalp koleksiyonum yok; seni arayacaktım.<br />
Kusmaya gittiğini sandığım tuvalette iki şarkı arasındaki es sessizliğinde bir an Ferguson&#8217;un sesini duydum. &#8220;Elleriniz hüzün kokuyor, aşağılarınızdan aldığı leke duruyor elinizde, gururlu ve şefkatli dokunuşlardan bir yol, bir parça haz gibi. Şimdi bir vinç gelip beni alacak, bir kediyi alır gibi; hiç acıtmadan. &#8220;Üstüne birşey al dışarısı serin&#8221;, &#8220;gömleğinin yakasını düzelt&#8221;, &#8220;Şimdi nasıl?&#8221; &#8220;Dur bakayım&#8221;<br />
Ferguson tuvalette kendine bir tiyatro gösterisi hazırlamıştı. Sufle verdiğimde sıçradı ve masaya geri döndü.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=111</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>süha tuğtepe</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=106</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=106#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2009 11:35:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[ara beni g&#246;r&#252;şelim demişti. akşamdı hızla bir yere yetişmeye &#231;alışıyordum, arayacağımı d&#252;ş&#252;nmemişti. bir yere gitmiş yeni d&#246;nm&#252;şt&#252;, bir telefon &#231;aldı &#34;evet benim buyrun.. ha murathancıgım nasılsın tamam gelince arayacagım seni.&#34; ben de onun gelecegini tahmin etmiyordum, otob&#252;sten inip başka bir sokağa girmek d&#252;rt&#252;s&#252;n&#252; yenemiyecek gibi geliyordu. ikimiz de ordayız sonra sudoku &#231;&#246;z&#252;yoruz, &#231;ay i&#231;iyoruz. sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img width="106" height="160" align="left" src="http://pinklayer.net/wp-content/uploads/image/2006072546651432646_rs.jpg" alt="" />ara beni g&ouml;r&uuml;şelim demişti. akşamdı hızla bir yere yetişmeye &ccedil;alışıyordum, arayacağımı d&uuml;ş&uuml;nmemişti. <br />
bir yere gitmiş yeni d&ouml;nm&uuml;şt&uuml;, bir telefon &ccedil;aldı &quot;evet benim buyrun.. ha murathancıgım nasılsın tamam gelince arayacagım seni.&quot;<br />
ben de onun gelecegini tahmin etmiyordum, otob&uuml;sten inip başka bir sokağa girmek d&uuml;rt&uuml;s&uuml;n&uuml; yenemiyecek gibi geliyordu. <br />
ikimiz de ordayız sonra sudoku &ccedil;&ouml;z&uuml;yoruz, &ccedil;ay i&ccedil;iyoruz.<br />
sonra anca giderim dediği yere d&ouml;n&uuml;yor.</p>
<p>şimdi &ouml;grendim bu sefer başka bir yere gitmiş.. gitmesi gereken yere s&ouml;z vermiş gibi gider biliyorum. hoş&ccedil;akal s&uuml;ha..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=106</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öykü İki</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=104</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=104#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 23:56:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=104</guid>
		<description><![CDATA[Bir kaburganın par&#231;asıydı g&#246;r&#252;nen,kadırgalar &#231;&#252;r&#252;m&#252;ş, arzın en altından akan sular gibi yalnızdık. Beklenilmeyen daima ger&#231;ekleşir diye d&#252;ş&#252;n&#252;len, g&#252;nlerin bek&#231;isiydi filbaharlar. Beklenilmeyen ve imkansızın diyalektiğinden s&#252;z&#252;len bir efsunla, &#231;antandaki k&#252;l&#252; g&#246;ğs&#252;me bastırdın. Batı&#8217;nın &#231;anları &#231;alıyor ve topraktan y&#252;kselen buharı g&#246;r&#252;yordum, soluk aldığımı farketmedin. Kimsecikler de kalmamıştı. Yıllar sonra bu kadar kinle yalnız kalacağımı tahmin etmemiştim ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kaburganın par&ccedil;asıydı g&ouml;r&uuml;nen,kadırgalar &ccedil;&uuml;r&uuml;m&uuml;ş, arzın en altından akan sular gibi yalnızdık. Beklenilmeyen daima ger&ccedil;ekleşir diye d&uuml;ş&uuml;n&uuml;len, g&uuml;nlerin bek&ccedil;isiydi filbaharlar. Beklenilmeyen ve imkansızın diyalektiğinden s&uuml;z&uuml;len bir efsunla, &ccedil;antandaki k&uuml;l&uuml; g&ouml;ğs&uuml;me bastırdın. Batı&#8217;nın &ccedil;anları &ccedil;alıyor ve topraktan y&uuml;kselen buharı g&ouml;r&uuml;yordum, soluk aldığımı farketmedin. Kimsecikler de kalmamıştı. Yıllar sonra bu kadar kinle yalnız kalacağımı tahmin etmemiştim ve &uuml;zerimden sıktığın mermilerin ve benimle vedalaşıp yani en kısa kutsal s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; s&ouml;yleyip gittin, hoş&ccedil;akalın. </p>
<p><span id="more-104"></span>Tanınmamak için parmaklarımı en uzak izinden ezdim.<br />
Yahuda haklıydı, talih küsmüştü, otlar bir adam boyu uzundu. Kustuğum kanla yeşeren toprakların dal udak verip çarşıları gölgelediğini gördüm. Parmaklarımın uçları sucuklar gibi bağlanmıştı ve ağzımda sessizliğin kör laneti vardı. Bir nehrin dağlara yakın olduğu bir yerde, bir kuytulukta yaşadım. Zamanla balıkların dilini öğrendim. Gizli dünyanın tılsım ve lanetleri örtüyordu akşamın griliğini ve bu bütün güne yayılıyordu. Yalnızca malzemelerden biri eksikti; yanıma gelmen için bir kalp, bir insan kalbi. Dağdan gelen yolun ovaya çıkmasına yakın bir yerde pusuya yattım. Elimde çifte hançer, gözbebeklerim büyük ve kinimin azalacağının heyecanıyla özgürdüm. Bir çerçinin göğsünü yırttım ve çıkardım kalbini. Balıklar, acılarımın başka acılardan çalındığı gibi, sonsuz mutluluk için başkalarından gerekli şeyleri almamı istediler.<br />
Ancak bu şekilde giz çoğalacaktı.<br />
Gün geçtikçe daha çok kalbi attım nehre, gizli dünyanın kapılarındaydım ve o günün yaklaştığını zamanın her gün azalmasıyla anlıyordum, güneşin doğmadığı gün her şey yerli yerinde olacaktı.<br />
Ve o gün geldi, suretin göründü, ellerimin gördüğü tek yüzün haritasını izledim.<br />
Parmaklarımı dudaklarının arasına alıp emdin, gözbebeklerin pırıl pırıldı, hışırtılı bir yatakta koynumdaydın. Yıllarca azalan yerlerimin artarak büyüdüğünü görüyordum; parmaklarım uzadı, dilim çözüldü, göğsüm terli ve heyecandan titriyor. Dirilen kahramanlar gibiydim, ellerimde ateşin ve tufanın kılıcı. Birden kapılar patladı, pencereler döküldü, yıllar öncesinin hayali yüzümü kapladı. Ellerinden yakaladığım gibi seni dışarı çıkardım. Arkamızda ölülerin cezacıları ve sağ olanların gözcüleri vardı. &#8220;Bir olayın işaret olması için doğaüstü olması gerekmiyor.&#8221; dedin.<br />
Nehrin kıyısına geldik, hiçbir balık cevap vermiyordu; yıllar öncesindeki gibi yalnızdık.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=104</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ve Yıldızlar Boşalan Bardaklar  Gibi Geri Gelecekler&#8230;</title>
		<link>http://pinklayer.net/?p=102</link>
		<comments>http://pinklayer.net/?p=102#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 23:53:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://pinklayer.net/?p=102</guid>
		<description><![CDATA[Yatağın kenarından v&#252;cudumun &#252;st&#252;nde aşağı sarkan kavanozum belirdi&#8230; K&#252;l Tablası: Teneke baskı, iki izmarit, bir kibrit &#231;&#246;p&#252; (yanık) ve k&#252;l. Kibrit Kutusu: Sarı &#231;er&#231;eveli, kırmızı, kırlangı&#231; logo, vasati 380 &#231;&#246;p, k&#252;k&#252;rts&#252;z. Alkol, vs.: Yeşil, sarı, bulanık, keskin ve esrik. Bir karaltıda uyandım. Karanlık ve sanki ıslak. Yemek beklemiş, tabağın i&#231;inde y&#252;zen soğanlar yalpalayarak ilerliyor. Akıntı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yatağın kenarından v&uuml;cudumun &uuml;st&uuml;nde aşağı sarkan kavanozum belirdi&#8230;</p>
<p>K&uuml;l Tablası: Teneke baskı, iki izmarit, bir kibrit &ccedil;&ouml;p&uuml; (yanık) ve k&uuml;l.</p>
<p>Kibrit Kutusu: Sarı &ccedil;er&ccedil;eveli, kırmızı, kırlangı&ccedil; logo, vasati 380 &ccedil;&ouml;p, k&uuml;k&uuml;rts&uuml;z.</p>
<p>Alkol, vs.: Yeşil, sarı, bulanık, keskin ve esrik.</p>
<p>Bir karaltıda uyandım. Karanlık ve sanki ıslak. Yemek beklemiş, tabağın i&ccedil;inde y&uuml;zen soğanlar yalpalayarak ilerliyor. Akıntı hızlı, şiddetli. Ev ahalisi temizlik g&uuml;n&uuml;nde ayak altında dolaşan adamdan rahatsız.</p>
<p>Başlangı&ccedil;: Gaglerle yuvarlanan s&uuml;rmeli bir palya&ccedil;o. İstasyonu profilden g&ouml;ren bir evin bah&ccedil;esinde otlar, yaban mersinleri, akşam sefaları, yabani sarmaşıklar, ısırgan otları. Pencerenin y&uuml;ksekliğinde bir sokak panayırının cambazıyla, ikimiz de y&uuml;kseklik kaybederken karşılaştık. &quot;Sandalyeye tutun ge&ccedil;er&quot; dedi yolun ortasında. Camideki topuzlu duvar saatinin sesi bir &ccedil;anı andırıyor. Parıltılı, fosforlu bir Arap&ccedil;a&#8217;ya benzeyen elbiseleri &ccedil;ıkardım. Caminin helası sapsarı, yer yer siyahlıklar; bek&ccedil;i m&uuml;zik dinliyor, sakallı, g&uuml;r kirpikli ve kaşları ortada birleşmiş; dinlediği k&uuml;f yeşili, acı badem kokulu ve davudi bir ses.<br />
&nbsp;</p>
<p><span id="more-102"></span></p>
<p>Firuze renkte bir kadın, Japon menekşesinin yapraklarını siliyor, teker teker. Sonra bir yaprağını koparıp kağıda sardı. &Uuml;&ccedil; &ouml;l&uuml;&#8230; Ağustos olmalıydı en zalim ay. D&ouml;n&uuml;ş&uuml; imkansız zamanlar kirliydi; &ccedil;&uuml;nk&uuml; zaman gerektiğinde bulunamayan her nesne gibi sonsuz ve &ouml;l&uuml;.   Merdivenden inerken sesler duyuluyor: &quot;Nereye gidiyorsun lanet kadın!&quot; &quot;Bana nasihat vermekten vazge&ccedil;.&quot; &quot;Senden nefret ediyorum.&quot;  Kule g&ouml;revlisi adam, &ccedil;izgili tiş&ouml;rt ( &ccedil;izgiler dalgalı, sağdan sola, kalın renkli) pantolonu bej bir kadife, ayakkabısı karamel rengi, elinde bir kavanoz ve bir kurbağa. Kurbağa gezintinin uzadığının farkında ve adam i&ccedil;in ş&uuml;phesiz sıkıcı bir durum.  (Ağustosun bu en yorgun ve tiksin&ccedil; &ouml;ğle &uuml;st&uuml;, dostlar her zamanki gibi tıklım tıklım.)  Kule g&ouml;revlisi adama rastlayacağımı d&uuml;ş&uuml;nerek kahvede &ouml;nce poğa&ccedil;a sonra kahve s&ouml;yl&uuml;yorum. Masadaki papatyalar kurumuş ve sapları kıvrım kıvrım. Kapı &ccedil;ıngırağının sesiyle g&ouml;z&uuml;m kapıya takılıyor. İlk olarak kara şemsiyeli (şemsiyeyi baston olarak kullanan) &ccedil;irkin, suratında &ccedil;ukurlar olan, donuk, renkli elbiseler giymiş biri geldi. G&uuml;d&uuml;k bir karakter oyuncusu ya da mali şubenin en renkli memuru olabilir. Nargile ve ada&ccedil;ayı istedi, hekesi s&uuml;z&uuml;p kahverengi taşlı y&uuml;z&uuml;ğ&uuml;yle oynadı, omuzları d&uuml;ş&uuml;k ve hala donuk. Rdyoda M&uuml;zeyyen Senar&#8217;dan &quot;Cıgaramın dumanı yoktur yarin imanı&quot; adlı şarkı &ccedil;alınırken kule g&ouml;revlisi kapıyı a&ccedil;tı. Y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;renleri bir rahatsızlık kapladı. İnce metalik sesler dalgalanıyor, bir takım ışıklar pencereden g&ouml;r&uuml;nen kırlangı&ccedil;lar gibi salvo yapıp y&uuml;z&uuml;mde patlıyordu.  Salonun i&ccedil;inde b&uuml;y&uuml;k&ccedil;e g&ouml;lgeler mumlardan uzaklaştık&ccedil;a k&uuml;&ccedil;&uuml;l&uuml;yordu. Tuvaletin kapısından kesif bir sidik kokusu yayılıyordu.  Y&uuml;z&uuml;me haddinden fazla yakınlaşarak konuşma huyu ge&ccedil;memişti bir t&uuml;rl&uuml;:   -İspirtonun &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;n&uuml; ka&ccedil;ırmışsın. -&#8230; ( Susmuş ağzım, onun ağzından başka bir şey duymak istiyordu.) &#8211; Hava k&ouml;t&uuml;leyecek. -Gece ayaza &ccedil;ekti mi, g&uuml;nd&uuml;z g&uuml;zel olur, a&ccedil;ık&#8230; -Tuvalete gitmem lazım.  Kalktı. Koridorun bu kadar uzun olduğunu tahmin etmemişti. Gri tonlardaki duvar kağıtlarının ucu kıvrılmış, altından &uuml;st&uuml;nden kostik akıyordu. Adamı g&ouml;ren palya&ccedil;olar mimikler ve hareketleriyle o kadar eğlendiler ki dalga sesleri y&uuml;kseldi. Kadınlar ge&ccedil;ti siyah etekli, beyaz bacaklı ve kıvrımlı. O ise en kısa yoldan yerine ge&ccedil;ti.   Gemişe bırakılan serseri keşişler vardıkları o dipsiz zamana boyun eğişi birer portakal suyuyla (taze sıkılmış) kutlarken, biz sessizce g&ouml;z g&ouml;ze gelmemeyi yeğledik.  &quot;Damatlık Ahmet Paşa fanilası gibidir, biraz sıkar ama alışırsın.&quot; dedim. Adamlardan biri, kısa etekli kadınlardan birine jileti fırlattı. Kadının bacağından akan kanı kur yapan erkekler emdiler. Kadınlar zamanı, bizi ve evreni b&ouml;lerek yaklaştılar. Saydam y&uuml;zlerimiz uyuştu. Şimdi burada ve herşey yerli yerindeyken Hansel&#8217;den kalma bir kayboluş anının &ccedil;ığlığı beynimde yankılanıyor. Bir işaret arar gibi g&uuml;l&uuml;yoruz. G&ouml;beğinde bir g&uuml;l&#8230; Şişmiş ve g&uuml;neşte kavrulmuş ahşap yarı yarıya boyasız ama g&uuml;zel. Pencerenin &ccedil;atlaklarında dolaşan parmaklarıma kıymık battı. Kanıma ulaşamadan kaldı. Ve artık hep ulaşamamanın bendeki sızısıyla kalacak. Belki kan &ouml;d&uuml;ld&uuml;r ve şeffaflığı eskimiş y&uuml;z&uuml;mde hala bir kin parıltısı kaybolmamıştır. Bir yerde kalan herşey gibi bekliyorum.  İki kadın bulup sahile indik. Midye &ouml;l&uuml;leri, mazot tenekeleri, prezervatifler, kırık alkol şişeleri ve &ccedil;arşaf gibi gri bir deniz vardı. İki &ccedil;ift halinde ayrıldık. Ben ve yalancı kestane renkli sa&ccedil;lı, b&uuml;y&uuml;k kal&ccedil;alı, kalın baldırı olan kadın bir beton par&ccedil;asının &uuml;st&uuml;ne oturduk. Sigara i&ccedil;tik. Kadına cinayet romanları, yılanlar ve ven&uuml;s yıldızından, bir de kurbağa ve akrebin hikayesinden bahsettim. Kurumuş organından &ccedil;ıkacak kanı &ouml;zlemiş olmalı. Kadının bacağındaki kurumuş şampanya rengi spermleri tırnağımla kazıdım. Tırnaklarımı g&ouml;r&uuml;yordu.  Kule g&ouml;revlisi adam ve &ouml;teki kadın ise daha &ccedil;ok oturup, uzanıp yeniden oturarak, devamlı şekil değiştirerek konuştular. Kadın, ince, esmer ve terliydi, y&uuml;z&uuml; bir asma gibi boşluğa asılmıştı. Devamlı kahkahalar atıyordu. &Ouml;ğretilmiş daranışlar her zaman tekrarlanır diye d&uuml;ş&uuml;nd&uuml; ve yine bir kahkaha attı. Artık g&uuml;lmek ve başka şeyler arasında fark kalmayana kadar g&uuml;ld&uuml;. İ&ccedil;kilerine tuz ve k&uuml;l attılar.  Birbirinin i&ccedil;ine asıldılar.  Kadına, uyuyup uyandıktan sonra bir daha baktım.  Koyu gri bir basma &uuml;zerine, kısa kolsuz bir ceket.  Gitmeye hazırdı. Bir kıpırtımla irkildi. Yanıma gelmeyecek gibiydi, sinirli bir hali vardı. İ&ccedil;ime hastalığın ilk aşamasındaki terlemeye benzer bir şey girdi. Oysa demin et benini elimle sıkmıştım ve g&uuml;l&uuml;msemişti. Neyse ki elimin karaltısıyla duran y&uuml;z&uuml;mden elimi &ccedil;ekti. Aydınlık, korkutucu ve g&uuml;zel. Y&uuml;z&uuml;n&uuml;n g&ouml;lgesi y&uuml;z&uuml;me gelmeseydi bir aha bakamazdım herhalde.  &quot;Elbiselerim berbat oldu, canıtezsin ve balıkhane gibi kokuyorsun.&quot; dedi aşağı kalmayan bir g&uuml;l&uuml;msemeyle.  Yanıma &ccedil;&ouml;meldi, o b&uuml;y&uuml;k kal&ccedil;aları toprakta yayıldı, rahat bir şekle girip durdu.  O sırada &ccedil;ayırın &uuml;st&uuml;ndeki tren yolunda trenden &ouml;nce rayların ince, yanık ve yarık &ccedil;ığlıkları duyuldu, sonra tren d&ouml;neme&ccedil;ten &ccedil;ıktı. Vagonlarla birlikte i&ccedil;indeki kadınlar dolduruldukları dehlizlerin kapısına dayanmış bağırışıyorlardı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://pinklayer.net/?feed=rss2&amp;p=102</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
