04-14-10

Kadın oturduğu yerde belli belirsiz sallanmaktadır


Siyam yumuşacık sandığı yatağın üzerinde kıvrılmış yatıyordu. Uykusunun en belirgin yerindeydi, uyanmaya en yakın yerinde. Gözlerinin ardındaki o upuzun koridordan gece açık kalmış televizyondan gelen sabah sinemasını ve açık pencereden de çocuk ağlaması gibi martı seslerini duyuyordu, baharın en sessiz, en aydınlık ilk günündeydiler. Dışarının seslerini hep açık tutuyordu zihni. Bu kadar önyargılı olma diyenlere inanmamıştı. Uyanıp kalkabilirdi ama önce yaşgünü pastasının mumlarını üflemesi gerekiyor. 12. yaşgünüydü, incecik bilekleri üzerinde dogruldu masanın üzerinde; Mutlaka’nın gür kirpiklerine baktı, kendisi gibi çocukluğuna dönmemiş olmamasına içerledi. Anlıyorum seni der gibi bakışına, yüzünü okşarken kolunu da sürmesine bozuldu ardından. Kışın doğmasına rağmen güneşli bir gündü, tıpkı uyanacağı gün gibi ve en sevdiği arkadaşları yoktu. Böyle 12. yaşgünü olmaz dedi kendine ve gözlerini açıp Mutlaka’yı aradı.
devamı…

06-28-09

Pipet Fırtınası

Güzel bir günün sonunda dağınık bir yatak gibiydi şehir. O şehrin kendisiydi Ferguson. Yağmacı, haydut, sıcak ve samimi. İçinde küçük karınca yuvalarına doğru minik akışlar vardı, sicim gibi. Fasulye sırığı gibi çocuklar yürüyor, hamurişiyle büyümüş kızlar sahil boyunca gelişmemiş vücutlarını şarkıya vuruyorlardı. Birbirlerinin iştahını açan şuruplar içiyorlardı. Yalnız kaldıklarında birbirlerine “Bu şurubun faydası düzenli olarak alındığında farkedilir” diyorlardı. Akşam saatlerinin yan etkisine karşı panzehir bulunuyordu. Gecenin ne kadar uzun olacağına dair bir madde yoktu, ve gece, bir törpü edasıyla incecik eliyordu kalplerini, hışır hışır, hayat dolu. Esniyordu gece mahsustan, bilirsiniz insanın uykusunu getirir bu hareketlenme, ama bu seferliğine sazlıklar ve müzik getirdi gece; sazlık en iyi arkadaşı kurbağaya yaslanmış titriyordu. Her evin ayrı ayrı yaşadığı trajik bir terapiydi uyku, hep aynı şekilde gelen.

devamı…

06-16-09

Öykü İki

Bir kaburganın parçasıydı görünen,kadırgalar çürümüş, arzın en altından akan sular gibi yalnızdık. Beklenilmeyen daima gerçekleşir diye düşünülen, günlerin bekçisiydi filbaharlar. Beklenilmeyen ve imkansızın diyalektiğinden süzülen bir efsunla, çantandaki külü göğsüme bastırdın. Batı’nın çanları çalıyor ve topraktan yükselen buharı görüyordum, soluk aldığımı farketmedin. Kimsecikler de kalmamıştı. Yıllar sonra bu kadar kinle yalnız kalacağımı tahmin etmemiştim ve üzerimden sıktığın mermilerin ve benimle vedalaşıp yani en kısa kutsal sözcüğü söyleyip gittin, hoşçakalın.

devamı…

06-16-09

Ve Yıldızlar Boşalan Bardaklar Gibi Geri Gelecekler…

Yatağın kenarından vücudumun üstünde aşağı sarkan kavanozum belirdi…

Kül Tablası: Teneke baskı, iki izmarit, bir kibrit çöpü (yanık) ve kül.

Kibrit Kutusu: Sarı çerçeveli, kırmızı, kırlangıç logo, vasati 380 çöp, kükürtsüz.

Alkol, vs.: Yeşil, sarı, bulanık, keskin ve esrik.

Bir karaltıda uyandım. Karanlık ve sanki ıslak. Yemek beklemiş, tabağın içinde yüzen soğanlar yalpalayarak ilerliyor. Akıntı hızlı, şiddetli. Ev ahalisi temizlik gününde ayak altında dolaşan adamdan rahatsız.

Başlangıç: Gaglerle yuvarlanan sürmeli bir palyaço. İstasyonu profilden gören bir evin bahçesinde otlar, yaban mersinleri, akşam sefaları, yabani sarmaşıklar, ısırgan otları. Pencerenin yüksekliğinde bir sokak panayırının cambazıyla, ikimiz de yükseklik kaybederken karşılaştık. "Sandalyeye tutun geçer" dedi yolun ortasında. Camideki topuzlu duvar saatinin sesi bir çanı andırıyor. Parıltılı, fosforlu bir Arapça’ya benzeyen elbiseleri çıkardım. Caminin helası sapsarı, yer yer siyahlıklar; bekçi müzik dinliyor, sakallı, gür kirpikli ve kaşları ortada birleşmiş; dinlediği küf yeşili, acı badem kokulu ve davudi bir ses.
 

devamı…

06-14-09

Gülme! Muhlis ve Müşfik Bir İfadeyle Bak

Kalın kumaş, ahşap alaşımı ağırlıklı, alçak tavanlı ve duvar kağıdıyla paketlenmiş evinde oturan komşu kadın, çekyatının üzerinde tek ayağını öbür ayağının altına almış oturmaktaydı. İnsanlığın geçmişiyle arasında nasıl bir bağlantı kurulursa kurulsun kendi varolma sınırlarının dışına çıkamamıştı ve ciddiyete yakın yüz ifadesini ister istemez sahiplenmişti. Yani bütün dünya duvarın dışından teğet geçiyor, merdivenlerin boşluğu ise ses dağıtan iniltilerin uğultusuyla birleştiği havaya küflü nem kokusu tadı veriyordu.

devamı…

06-14-09

Yenebilir Kurbağa

" Uykusunun herşeyden ağır olmasını bekledim. Benimle birlikte uykumda bekliyordu. Karanlık odadaki yarı belirgin, yere paralel, yarı ezbere bildiğim eşyaların arasından ağır ağır yürüdüm, önümdeki karanlık tanınmaz halde bir eşya gibi duruyordu. Sabit bir perdeden yükselen sesler, şeker tabletleri ve cam kavanozlar eklem yerlerinden kırılıyordu. Hiç konuşmadan uyumaya devam ettin.
Bir kedi yıllar öncesinden geleceğini tekrar tekrar söylüyordu."

devamı…

08-08-08

PEYNİR KALIBININ ÜZERİNDE

Bakır renkli dalgalı haleler büyüyor dar ve uzun olan boşlukta, bir şeyin, bir kimsenin hiç bir yer kaplamadığı hava asılı. İnce uzun kıvrım kıvrım bir merdiven. Bir uçurumun kenarında hayal edebileceğim en müthiş rüyayı görüyordum; ve bir adımın ardından olabileceklerin anlamsız kaldığı olasılıklar, inmek ve ulaşmaktan yapılmış. Yapabileceğim en iyi şeyi yaptım. Yürüdüm. Merdivene ilk adımımı attığımda gözüme ilişen eflatun mayıs böceği çok yaşlı gözüküyordu.

Aşağı bakamıyorum, böyle olunca gökyüzünden aşağı adım adım ilerliyorken bir suna suresi içimde. Biri daha olsaydı, yineleyecek, belki kelimeler havaya karıştığında iki yankı, bir sonsuz uzamış fasulye sarmaşığı, bir ikna çıkarabilirdi ya da zor kullanıp aynı zoru kabullendiğimi gösterirdim. Neyseki artık bir şehir gibi görünen yerlerin bilmeden ulaşılmış ışıklardan meydana gelen bir inci gerdanlık olmadığını itiraf etti eklem yerlerim.

devamı…

08-02-08

Nihai Boşluk

Eteğini kaldırmış suyu deneyen kadın ellerini çırpıyordu ilerde, “çok soğuk” diyerek. Pazenden etek ıslanmaya doymuyordu sanki; ağırlaşıyor ve lastiklerin sabrını deniyordu. Kadının suda koşturması suyun da hoşuna gitti, dalgalar yarıldı ve içindeki ‘bu’ birşeyi başka birşeye yaklaştırdı: Yengecin kıskacına..

devamı…