Chimamanda Adichie: Tek hikayenin tehlikesi
06 Şubat 20101958 yılında bir gün
05 Aralık 2009
“İnsanlar yarım bir elmaya benzer ve
hep diğer yarılarını ararlar,” denilir. Pelé’nin diğer yarısı
bir futbol topuydu ve onu bulup güzel bir çalım attı…
Heyecanla izlenen bir film gibidir Dünya Kupası. En büyük takımlar, en büyük futbol yıldızları dublörsüz, hilesiz, tamamen doğaçlama olarak kendilerine özgü renkleri, tarzları ve oyun karakterleriyle bezenmiş maçlarda kıran kırana bir mücadele sergilerler.
Müdavimi olunmasa bile, çoğumuzda Dünya Kupalarından bir iz, bir isim, bir anı kalmıştır. Yediği güzel gol için karşı takımın golcüsünü kutlayan Sovyetler Birliği kalecisi Yuri; bir ayağı ötekinden uzun olduğu için yengeç gibi giderken ayağından topu almanın en güç olduğu futbolcu Garrincha; zamanında kısa boyundan dolayı, “Senden futbolcu olmaz,” denilen ama Almanya’ya kupayı hediye eden Gerd Müler; 1986 kupasında Arjantin’in yedi maçının altısını almasını sağlayan ve dört eski şampiyonu eleyerek kupayı kaldıran takımın golcüsü Maradona; 1143 saat boyunca gol yemeyen İtalyan kaleci Dino Zoff ve onun rekoruna son veren Haitili Sanon; işten izin alıp kupaya gelen Kamerun takımının oyuncusu Ebwelle’in, turu geçince televizyonda patronundan bir süre daha izin vermesini istemesi; ya da Paola Rossi, Kempes, Cruyff ve Beckenbauer gibi birçok yıldız…
Yazının kalanını okuyun »
Mehmet Çetin’in iki şiir kitabı yayınlandı
10 Kasım 2009

Türkçe’deki mevcut anlamı dışında Kırmançca/Zazaca’da “kızıl, kırmızı” anlamına da gelen “sur” kelimesinden esinlenerek kurulan Sur Kitaplığı; şair-yazar Mehmet Çetin’in bütün kitaplarını yayımlamak üzere yayın hayatına başladı.
Uzun yıllardır hem Türkçe hem de ana dili Kırmançca ile yazan Mehmet Çetin’in “Taşa Hatıra” adlı yeni Türkçe şiir kitabı ile, 20 yılı aşkındır ana diliyle yazdığı şiirlerden seçilmiş “Surêdar” adlı şiir kitapları birlikte yayımlandı.
Pipet Fırtınası
28 Haziran 2009Kırmızı bir kent gibiydi Ferguson, gürültüler çıkaran, dev çıngıraklı kılıksız, dağınık mahalleleriyle kentten büyük görünüyordu. İçinde küçük karınca yuvalarına doğru minik akışlar vardı, sicim gibi. İçinde, sabun köpüğü, şampuan fobisi ve fasulye sırığı gibi çocuklar yürüyor, hamurişiyle büyümüş kızlar sahil boyunca gelişmemiş vücutlarını şarkıya vuruyorlardı, bir sağa bir sola, bir yukarıya ir aşağıya. Birbirlerinin iştahını açan şuruplar içiyorlardı, yalnız kaldıklarında birbirlerine "Bu şurubun faydası düzenli olarak alındığında farkedilir" diyorlardı. Akşam saatlerinin yan etkisine karşı panzehir bulunuyordu. Gecenin ne kadar uzun olacağına dair bir madde yoktu, ve gece, bir törpü edasıyla incecik eliyordu kalplerini, hışır hışır, hayat dolu. Esniyordu gece mahsustan, bilirsiniz insanın uykusunu getirir bu hareketlenme, ama bu seferliğine sazlıklar ve müzik getirdi gece; sazlık en iyi arkadaşı kurbağaya yaslanmış titriyordu. Her evin ayrı ayrı yaşadığı trajik bir terapiydi uyku ve hep aynı şekilde gelen.
süha tuğtepe
24 Haziran 2009
ara beni görüşelim demişti. akşamdı hızla bir yere yetişmeye çalışıyordum, arayacağımı düşünmemişti.
bir yere gitmiş yeni dönmüştü, bir telefon çaldı "evet benim buyrun.. ha murathancıgım nasılsın tamam gelince arayacagım seni."
ben de onun gelecegini tahmin etmiyordum, otobüsten inip başka bir sokağa girmek dürtüsünü yenemiyecek gibi geliyordu.
ikimiz de ordayız sonra sudoku çözüyoruz, çay içiyoruz.
sonra anca giderim dediği yere dönüyor.
şimdi ögrendim bu sefer başka bir yere gitmiş.. gitmesi gereken yere söz vermiş gibi gider biliyorum. hoşçakal süha..
Öykü İki
16 Haziran 2009Bir kaburganın parçasıydı görünen,kadırgalar çürümüş, arzın en altından akan sular gibi yalnızdık. Beklenilmeyen daima gerçekleşir diye düşünülen, günlerin bekçisiydi filbaharlar. Beklenilmeyen ve imkansızın diyalektiğinden süzülen bir efsunla, çantandaki külü göğsüme bastırdın. Batı’nın çanları çalıyor ve topraktan yükselen buharı görüyordum, soluk aldığımı farketmedin. Kimsecikler de kalmamıştı. Yıllar sonra bu kadar kinle yalnız kalacağımı tahmin etmemiştim ve üzerimden sıktığın mermilerin ve benimle vedalaşıp yani en kısa kutsal sözcüğü söyleyip gittin, hoşçakalın.
Ve Yıldızlar Boşalan Bardaklar Gibi Geri Gelecekler…
16 Haziran 2009Yatağın kenarından vücudumun üstünde aşağı sarkan kavanozum belirdi…
Kül Tablası: Teneke baskı, iki izmarit, bir kibrit çöpü (yanık) ve kül.
Kibrit Kutusu: Sarı çerçeveli, kırmızı, kırlangıç logo, vasati 380 çöp, kükürtsüz.
Alkol, vs.: Yeşil, sarı, bulanık, keskin ve esrik.
Bir karaltıda uyandım. Karanlık ve sanki ıslak. Yemek beklemiş, tabağın içinde yüzen soğanlar yalpalayarak ilerliyor. Akıntı hızlı, şiddetli. Ev ahalisi temizlik gününde ayak altında dolaşan adamdan rahatsız.
Başlangıç: Gaglerle yuvarlanan sürmeli bir palyaço. İstasyonu profilden gören bir evin bahçesinde otlar, yaban mersinleri, akşam sefaları, yabani sarmaşıklar, ısırgan otları. Pencerenin yüksekliğinde bir sokak panayırının cambazıyla, ikimiz de yükseklik kaybederken karşılaştık. "Sandalyeye tutun geçer" dedi yolun ortasında. Camideki topuzlu duvar saatinin sesi bir çanı andırıyor. Parıltılı, fosforlu bir Arapça’ya benzeyen elbiseleri çıkardım. Caminin helası sapsarı, yer yer siyahlıklar; bekçi müzik dinliyor, sakallı, gür kirpikli ve kaşları ortada birleşmiş; dinlediği küf yeşili, acı badem kokulu ve davudi bir ses.
Gülme! Muhlis ve Müşfik Bir İfadeyle Bak
14 Haziran 2009Kalın kumaş, ahşap alaşımı ağırlıklı, alçak tavanlı ve duvar kağıdıyla paketlenmiş evinde oturan komşu kadın, çekyatının üzerinde tek ayağını öbür ayağının altına almış oturmaktaydı. İnsanlığın geçmişiyle arasında nasıl bir bağlantı kurulursa kurulsun kendi varolma sınırlarının dışına çıkamamıştı ve ciddiyete yakın yüz ifadesini ister istemez sahiplenmişti. Yani bütün dünya duvarın dışından teğet geçiyor, merdivenlerin boşluğu ise ses dağıtan iniltilerin uğultusuyla birleştiği havaya küflü nem kokusu tadı veriyordu.
Yenebilir Kurbağa
14 Haziran 2009" Uykusunun herşeyden ağır olmasını bekledim. Benimle birlikte uykumda bekliyordu. Karanlık odadaki yarı belirgin, yere paralel, yarı ezbere bildiğim eşyaların arasından ağır ağır yürüdüm, önümdeki karanlık tanınmaz halde bir eşya gibi duruyordu. Sabit bir perdeden yükselen sesler, şeker tabletleri ve cam kavanozlar eklem yerlerinden kırılıyordu. Hiç konuşmadan uyumaya devam ettin.
Bir kedi yıllar öncesinden geleceğini tekrar tekrar söylüyordu."
Kütür kütür KÜFÜR-NAME… (ütopiya sayı:9)
21 Mayıs 2009Slav diliyle büzüşmüş dudakların yüze bulaştığı Kuzeyli, ya da Nijeryalı saat satıcısının kocaman açılan ağzının Güneyli iklimi beyaz adama ve kadına, büyük kargolar halinde taşındı -sömürgeci- her sabah. Ne zaman ki zenciler birağızdan, ağzı açık Anglo-Sakson küfredene kadar: “Düzene sok beni abi, göl dehlizinden çıkar.” Bütün kenar, köşedekiler galeyana gelip kalın sopalarını çektiler. Bir güzel dayak yedi zenci dostları. Konuşacak zamanı susarak besliyorlardı, çünkü kandillerde küfür satılmıyordu Doğu’da. Güllerin kıçıyla güldüğü Güler, bir yerlerini çoktandır karıştırmıyordu, gerek kalmıyordu.
Bütün satıcılar birlikte okyanusun ortasında kaldıklarında güle-ağlaya küfrediyordu. Hepsi çırılçıplak soyunmuş, birbirlerinin beyaz kıçlarına gülüyorlardı. Geçen gemilerin içinde kadınlar da çırılçıplak ellerini sallıyordu, siyah. Kadınlar birlikte daha güzel dansediyorlardı. Oyun kağıtlarının üzerinde çeşitli küfürler yazılıydı. Masaya çakıldıkça kağıtlar, kahkahalar ve yabancı süslü bir karakterle yazılmış, çiçekle süslü yazılar beliriyordu. Gemici rakısının sonunda yunuslarda göğüs görüyordu biri, şahmeran masalının ardından. Ve acıklı filmin son repliği, suların içinde yılan gibi yosun.
Colomb’un Indian yolcuları geri döndü ve:
Yazının kalanını okuyun »
Murathan Muradoğlu




